BİR AYET

“Küçümseyerek, insanlardan yüz çevirme! Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri, aslâ sevmez! Yürüyüşünde tabiî ol! Sesini alçalt!..”      Lokmân Suresi, 18-19.

BİR HADİS

“Sadaka, maldan bir şeyi azaltmaz. Allahu Teâlâ, bir kulun şerefini (başkalarını) affı sebebiyle, mutlaka yükseltir. Allah için tevâzu eden kimseyi de, mutlaka yükseltir.”  Müslim, Birr, 69

sehidlerimiz

A-B-C-Ç

21 September 2017
17 November 2012
30 October 2012
30 October 2012
30 October 2012

G-H-I-İ

13 November 2012
30 October 2012
21 September 2012
21 September 2012
21 September 2012

O-Ö-P

21 September 2017
21 October 2012
20 November 2011
14 November 2011
08 November 2011

T-U-V

22 September 2017
21 September 2017
26 September 2012
07 November 2011
07 November 2011

D-E-F

21 October 2012
19 September 2012
20 November 2011
20 November 2011
10 November 2011

K-L-M-N

21 September 2017
30 October 2012
30 October 2012
30 October 2012
21 October 2012

R-S-Ş

21 September 2017
19 September 2017
24 September 2012
23 September 2012
23 September 2012

Y-Z

22 September 2017
30 October 2012
23 September 2012
05 June 2012
20 December 2011

Güzel Söz

"Allah için can vermek, şereflerin en şereflisidir. Kim olursa olsun, buna mani olmayı düşünmek, istememek, en azından biraz bilinçli Müslüman için mümkün olmaz. İnsan cenneti arzulayacak, sen ona diyeceksin ki, gitme. Bu, Müslüman’ın yapacağı bir iş değil."              

İki Şehid Babası Hasan Öztürk

Namaz Vakitleri

Selahaddin Eş İran ve Suriye İlişkilerini Anlatıyor

User Rating: 0 / 5

Star InactiveStar InactiveStar InactiveStar InactiveStar Inactive
 

Selahaddin Eş Çakırgil, Nureddin Şirin'in yazdığı "Selahaddin Eş Çakırgil Ağabeyime Serzenişimdir" başlıklı yazısına cevap yazdı.

Selamunaleykum Nureddin Kardeşim;

Birkaç gündür, bilgisayarıma ârız olan bir virusu engelleme çabaları sebebiyle, benden cevabını beklediğin sorular konusunda yazmakta geciktim, mâzur göresin.. 
 
Yazında ele aldığın konuların büyük bir kısmı, doğrudan doğruya İİC ile ilgili hususlar.. O hususların bu yazışmaya vesile olan asıl mes'eleyle, Suriye Mes'elesi etrafındaki tartışmalarla  doğrudan bir ilgisi olmadığından, o konudaki değerlendirme, kıyaslama ve örnekleri başka zaman ve zeminlere bırakalım..

Yazında önce, 1982- Hama Hadiseleri'ne değiniyor ve  “1982 Hama katliâmı ve sonrası İran ile ilgili gelişmeler ve buradan hareketle, günümüzdeki İran ile Suriye yönetimi arasındaki ilişkiyi bu tarihi arka-planla ilişkilendirici yorumlar ve suçlamalar” olmak üzere, İran’ın dış politikasının ne anlama geldiği ve Hama Katliâmı dolayısiyle İslamî camiada İmam Khomeynî hakkında oluşturulan yargı' üzerinde görüş açıklamanın, -o günleri bizzat yaşamış olmam hasebiyle- bana da düştüğünü belirtiyor ve neredesin diye sesleniyorsun..
*
Belli bir mekan veya zaman diliminde yaşayanların, o dönemdeki hadiseleri bütünüyle kavramış oldukları düşünülemez, elbette.. Bu açıdan, o günleri yaşamış olmam, olan biten herşeyi bildiğim veya doğru kavradığım mânasına gelmez, önce bu hususu belirtmeliyim..

Ama, şu kadarını belirteyim ki, Suriye müslümanlarının mücadelesini 1975'lerden beri yakînen takib etmeye çalışan ve bu konuda en sağlıklı haberleri, en güvenilir kimseler olarak bildiğim 'İkhwan -ul'Muslimîyn / Müslüman Kardeşler Teşkilatı'nın Türkiye'ye sığınan temsilcilerinden alan ve  Hâfız Esed ve Baas rejimi diktatörlüğünü hattâ dergilerine kapak bile yaparak sosyal gündemin vitrinine taşımaya çalışan devamlı izleyenlerdendim..
*
Ama, 12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi günlerinde.. Bu konuyu takib etmekte bir kopukluk meydana geldi.. Çünkü, o günlerde ülke dışına çıkmak zorunda kalmıştım.. Gittiğim ülke ise, Türkiye'de gerçekleşen 12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi'nden 10 gün sonra, Irak Baas rejiminin başındaki kanlı diktatör Saddam'ın -emperyalistlerin teşvik ve tahriki sonunda- saldırmasıyla başlayan ve 8 yıl sürecek olan savaşın saldırıya uğrayan tarafı olan İran idi..

O dehşetli savaş içinde olup bitenleri sağlıklı olarak öğrenmek o kadar da kolay değildi..

Ayrıca, o günlerde, bu günkü gibi müthiş teknolojik iletişim imkanlarının bulunmayışı bir yana, sıradan telefon imkanı bile yoktu.. Hele uluslararası telefon görüşmelerinin istihbarat kurumlarınca takibi de bir ayrı tedirginlik kaynağı idi.. Olup bitenleri ancak gazetelerde yazılanlardan veya devletlerin tekelindeki radyo -tv.  yayınlarından ya da, diğer emperyalist odakların duyurduklarından elyordamıyla takib etmek durumunda idik..
*
O günlerde, savaşın ilk haftasında, Saddam güçleri 1200 km.lik Irak- İran sınır boylarından topyekûn bir saldırıya geçmiş ve İran içlerinde 135 km. kadar ilerlemişti..
O günlerin Fransa Başbakanı Jacques Chirac, o savaşın başlamasından bir hafta kadar önce gittiği Bağdad'da,  Saddam'ın kendisine, 'İran'a saldıracağını, bunun bir 'yıldırım savaşı' olacağını ve 7 günde sona erecek şekilde planlandığını' söylediğini, savaşın henüz de bitmediği 7. yıldönümünde itiraf etmişti..

Evet, evdeki hesab, çarşıya uymamıştı.

Ama, İran İslam Cumhûriyeti’nin askerî  güçleri de,  Şah ordusunun büyük çapta dağılması veya komuta kademesinin safdışı olması hasebiyle, o savaşta bir varlık gösteremiyordu.. Beşer planındaki askerî güç olarak, sadece, İslam İnqılabı'nın gönüllülerinden oluşan bir savaşçılar vardı ve onlar cebhelerde, tanklara karşı motosikletlerle direniyorlardı..

Bu müthiş bir direnişle, o ‘yıldırım savaşı'nın ilk saldırı dalgasını kırmışlar ve savaşı bir 'yıpratma savaşı'na dönüştürmüşlerdi..

(Merhûm) İmam o günlerde, 'Biz savaşı kazanacağız demiyorum, kazandık diyorum.. Bize başka yollarla galebe çalamıyacaklarını anlayan güçler şimdi bizi savaşla bertaraf etmek istiyorlar.. Demek ki, biz bir zafer kazanmışız.. Şimdi  o zaferimizi korumak zamanıdır..' diyordu..
*
Bu konuları hatırlamak, o günlerin anlaşılması için gerekli de, onun için tekrarlıyorum.. O günlerde, hemen bütün arab diyarlarındaki okumuş sınıflar arasında etkili olan Baas ideolojisi ve partilerinin iktidara gelmiş iki örneği vardı.. Irak ve Suriye Baas rejimleri..

Baas (Rönesans/ Diriliş)  ideolojisinin, 1955'lerde, Mişel Eflak, Ekrem Hourani ve Salâh Bitar isimli (ve ilk ikisi gayrimuslim; sonuncusu ise, müslüman bir aileden gelen) üç arab mütefekkiri tarafından ve  'Sosyalizm (El'İştirakiyyûn) ve Arab kavmiyetçiliği'  gibi iki temel üzerinde formüle edildiğini hatırlayalım..

Irak’daki Baas rejimi, 1968'de Saddam'ın dayısı General Hasan el'Bekr'in liderliğindeki bir askerî darbe ile iktidara gelmişti.. Saddam ise, Irak Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımıcısı idi..

Suriye'de ise, General Hâfız Esed, 1969 sonundaki bir darbe ile Suriye Baas Partisi’ni iktidara taşımıştı..

Irak'da yönetim zâhiren El'Bekr'in elinde olsa bile, ülkenin güçlü lideri, fiilen Saddam Huseyn idi; ama, o, diplomatik açıdan, Hâfız Esed'den bir adım gerideydi..
Çünkü, Hâfız Esed, Devlet Başkanı olduğundan ve diplomatik açıdan Saddam'la aynı statüde olmayı kabullenemezdi..

O halde, Baas ideolojisinin ve arab ülkelerindeki Baas partilerinin lideri o (olmalı) idi..

Ama, Suriye, ekonomik açıdan Irak'a göre daha zayıf idi..

Ve de Saddam, başkasının liderliğini kabul edebilecek birisi değildi.. O halde, Baas partilerinin lideri, Saddam olmalıydı..Üstelik, İran ile Irak arasındaki ünlü 1975 tarihli Cezayir Andlaşması'nı bile,  Saddam o fiilî liderlik konumundan istifade ederek, Şah'la aynı statüdeymiş gibi, aynı masaya oturarak imzalamıştı..
*
Ama, Hâfız Esed, onun bu fiilî konumunun kendisine denkliğini kabullenmiyordu..
Aralarında sırf bu liderlik mes'elesinden bir ihtilaf vardı; ama, bu ihtilaf iki ülkenin Baasçı kadrolarına da yansıyor, her iki taraf da liderliğin kendilerinde olması gerektiğini iddia ediyor, bunun kendilerine göre gerekçelerini sergiliyorlardı..
Ve her iki lider de, kendilerine karşı çıkanların yok edilmesi gerektiği anlayışını eskiden sınırları içinde yaşadıkları Osmanlı'nın İttihadçı'larından ve de daha sonraki dönemin kemalistlerinden pratik olarak öğrenmişlerdi ve o metodu tekrarlamaktan asla tereddüd etmiyorlardı.. Yani, karşıtlarına asla hayat hakkı tanımayıp yoketmek ve yeni bir hayat  anlayışını zorla hâkim kılmak gibi 'toplum mühendisliği'  anlayışları açısından her iki ülkenin başkentinde de tam bir kemalizasyon anlayışı hâkim idi..
*
Esed ile Saddam arasında bu rekabet sürerken, Saddam, sağlığının elverişsizliği gerekçesiyle dayısını 1979'da kenara koymuş ve kendisini hukûken de Devlet Başkanı statüsüne yükseltmişti..

Ama, diplomatik açıdan artık birbirine denk olan bu iki lider arasındaki Baas Hareketi'nin beyn-el'arab (arablararası) liderlik savaşı, her alanda kendisini hissettiriyordu..

Ve o zamana kadar, İran ile Suriye arasında fazla bir sıcak temas yoktu..

Esasen, Hâfız Esed, İran'da Şahlık rejiminin devrilmesiyle ortaya çıkan İslam İnqılabı nizamına sıcak bakabilecek birisi değildi.. Çünkü, kendi rejimi müslüman kitlelerin sindirilmesi siyaseti üzerine dayanıyor ve hele de ‘İkhwan-ul’Muslimîyn /Müslüman Kardeşler Teşkilati’ üye ve sempatizanlarına karşı en acımasız şekilde sindirme operasyonları yapıyordu.. Böyle bir katı laik lider ve rejiminin, Şah’lık düzenini İslamî bir dünya düzeni kurmak hedefiyle yıkarak dünya siyasetini derinden sarsan ve dünya müslümanlarına en inqılabçı mesajları en üst seviyeden veren bir İslam İnqılabı Hareketi’ne ve o hareketin tesis ettiği İslam Cumhûriyeti nizâmına sıcak bakması beklenemezdi..
*
İşte böyle bir hengamede, Irak Baas rejimi ve onun başındaki Saddam, İran'a saldırmıştı..

Hemen bütün arab rejimleri de Saddam’ı destekliyorlardı.. Ürdün Kralı Huseyn ve Mısır lideri Husnî Mubarek, Irak'a gelip savaş cebhelerinde, Saddam'la birlikte gözüküyorlar ve İran tarafına atılan topların ateşlemesini bizzat yapıyorlardı.. Hattâ, o savaşa başlangıçta tarafsız gibi bakan ve arab diyarlarında oldukça etkili olan El'Feth lideri Yâsir Arafat da Saddam'ın yanında yer almıştı..

Hâfız Esed ise, savaşın Saddam tarafından kazanılması halinde, Suriye’nin ve kendisinin bütün arab ülkelerindeki Baas Partileri Liderliğini Saddam’a kaptıracağını ve bunun da  kendi ülkesindeki Baasçı kadroları bile rahatsız edeceğini, kendisinin darbesi şncesine kadar bir darbeler ülkesi halinde nam salan Suriye’de kendisinin kemalist yöntemlerle tesis ettiği ve katı otoriter sisteme karşı bir takım itiraz odaklarının filizlenmesine yol açabileceğini, eski darbeci geleneğin canlanabileceğini düşünüp dehşete kapılıyor ve Saddam'ın galibiyetiyle sonuçlanmasından tedirgin oluyordu..
*
İşte bunun içindir ki, Esed, Baas partileri için Saddam'la aralarında var olan liderlik yarışını kaybetmemek adına, Saddam’ın zafer kazanmaması için elinden geleni yapıyor ve savaş uzadıkça ve Saddam İran karşısında bocalayıp zayıflık belirtileri gösterdikçe iki lider ve iki Baas Partisi ve hattâ iki ülkenin halkı arasındaki soğukluk da artıyor, aradaki uçurum genişliyordu..

Hâfız Esed de, o günlerde o günlerde, Irak'tan Suriye sahillerinde Akdeniz'e ulaşan petrol boru hattını kapatarak, Saddam'ı güç duruma düşürmeye çalışıyordu..
Ama, savaş uzun yıllar sürünce.. Ve Saddam savaşta inisiyatifi kaybedince, Hâfız Esed, kendi Baas Partisi ve Arab Liderliği  hayallerinin gerçekleşebileceği ümidiyle daha bir cesaretlendi ve (İslamî eğilimli olanlar da dahil) Saddam muhalifi hemen bütün muhaliflere kucak açtı, Suriye'de hareket serbestîsi tanıdı.. Yeter ki kendi iktidarına dokunacak eylemlere tevessül edilmesindi..
*
İran ise, o günlerde, Saddam Irakı'nın saldırganlığıyla başlayan savaşa karşı çetin bir direniş sergiliyordu.. Sadece arab rejimleri değil, bütün emperyalist ülkeler de Irak'ın İran karşısında mutlaka galib gelmesi için her türlü desteği sağlıyor ve en akıl almaz entrikaları da  sergiliyorlardı.. Halbuki, zâhirde, BM. Güvenlik Konseyi'nce alınan bir karar gereğince, savaşan taraflara silah satılmaması karar altına alınmıştı.. Ama, Saddam istediği her türlü silaha fazlasıyla sahib olabiliyordu.. İran ise, sıkboğaz edilmeye çalışılıyordu.. O dönemde Fransa Devlet Başkanı olan François Mitterand'ın en açık şekilde, 'Saddam'ın İran karşısındaki yenilgisi, demokrasi dünyasının yenilgisi olacaktır; o halde, Irak mutlaka kazanmalıdır..' diyordu..

İşte o demlerde, İran da, aralarında hiç bir ideolojik veya başka bir gönül bağının olmadığı Esed rejimini, 'düşmanımın düşmanı dostumdur..'  anlayışınca kendisine yakın hissetti.. Üstelik de, Akdeniz limanlarına gelen her türlü ticarî malların veya askerî malzemelerin de en rahat şekilde kendisine ulaşabileceği bir ülke olarak Suriye, uluslararası baskı ve kontrollere de aldırmayan bir konumunda, İran'a destek veriyor, karşılığını da alıyordu.

Yüz milyonlarca dolar yardım veya karşılıksız petrol verilmesi gibi gibi durumlar da ayrı..

Bu durum, Hâfız Esed’i arab ülkelerindeki diktacı, sultacı irili-ufaklı rejimlerin korku duyduğu bir konuma getiriyor ve  o da bunu kendi diplomasisinin gücü halinde hele de Ortadoğu siyasetinde kullanıyordu. Bu arada, Lübnan’ı da büyük çapta kontrolü altında tutuyor ve amma, kendisinin de Suriye Hava Kuvvetleri’nin başındaki en etkili komutanlardan birisi olarak katıldığı Haziran-1967’deki 6 Gün Savaşı’nda İsrail rejimine kaptırılan ve Suriye’nin su deposu ve buğday ambarı olarak bilinen Golan Tepeleri’ni geri almak yolunda hiçbir riskli harekete girişmiyor ve buna rağmen, İsrail’e karşı direnişi temsil etmek gibi bir hava atmaktan da geri durmuyordu..

Çünkü, Mısır Lideri Enver Sedat İsrail rejimini diplomatik mânada resmen tanımış ve İsrail rejiminin başbakanı Menahem Begin’le Mart-1979’da Camp David Barış Andlaşması’nı imzalayan ilk arab lideri olmuş ve bu açıdan Filistin‘e de, arab halklarına da, bütün müslüman halklara da ihanet etmişti..

Ennver Sedat’ın o ihanetine bütün arab rejimleri ve halkları karşı çıkıp, arab Birliği Mısır'ı üyelikten bile atarken, Mısır’a karşı en güçlü muhalefeti yapabilecek konumdaki Suriye, o muhalefetin de bayrakdarı durumuna gelmişti.. Bu da, İİC ile Hâfız Esed Suriyesi’ni birbirlerine kısmen de olsa yakınlaştırıyordu..
*
Ayrıca, Şam'da, İran'lı müslümanların bilinen hassasiyetiyle daha bir itibar ettikleri, (Hz. Huseyn'in kızkardeşi Hz. Zeyneb'in kabrinin bulunduğu) Zeynebiye vs. ziyaret mekanlarına, İslam İnqılabı'ndan sonraki dönemde, İran'dan yoğun bir ziyaretçi akını başlamıştı.. Sayıları on binleri, yüz binleri bulan bu ziyaret akımı da belki bir yakınlık meydana getirmiş olabilir..

Ancak, Suriye rejiminin nasıl bir rejim olduğunu İslam İnqılabı sorumlularının bilmediğini düşünmek çok yanlış olur, herhalde..

Nitekim, Suriye'ye  ve Türkiye'ye 1990'lı yıllarda yaptığı bir resmî geziyi bir Cuma hutbesinde anlatırken, Haşimî Refsencanî,  Şam'daki rejimin mahiyeti gereği, yerli halkla fazla bir irtibatlarının olmadığını, sadece Zeynebiye Türbesi'ndeki İran'lı ziyaretçilerle sıcak anlar yaşadığını; ama Türkiye'ye gittiğinde, İstanbul, Konya ve Urfa'ya yaptığı ziyaretlerde kendisini İran'da imiş gibi hissettiğini, yerli halkla o kadar kaynaştıklarını zevkle aktarmıştı.. 
*
İmdiiii...

Bütün bunlardan sonra, gelelim Hama Hadiseleri'ne ve İran'ın o hadiseler karşısındaki tutumuna..

Önce.. Hama'da ne olmuştu?

Rivayetlere göre Hama şehrinde müslüman halk, Baas rejimi diktatörlüğüne karşı 'qıyâm' etmiş ve Hâfız Esed de, kardeşi Rif'at Esed'in komutasındaki özel muharib birlikleri aracılığıyla Hama şehrini günlerce süren bir operasyonla yakıp yıkmış, binlerce insanı öldürmüştü.. (Önceleri 20 bin kadar diye telaffuz olunan bu rakamlar şimdilerde 40 bin civarında ifade edilmektedir..)

Esasen hele de o günkü şartlarda (tıpkı bugünkü Suûd rejimi gibi) daha da bir 'kapalı toplum' durumunda olan Suriye'de, Şubat-1982'de Hama'da günler boyu nelerin olduğuna dair haberler, daha çok Batılı kaynaklardan duyuruluyordu.. Suriye, Sovyet Rusya'nın Ortadoğu'daki iskele başlarından birisi durumunda olduğu için, kapitalist emperyalizm dünyası, komunist emperyalizm dünyasının bu stratejik müttefikine dair haberleri çarpıtabilirdi; o halde temkinli olmak gerekirdi..

Bir takım iddialar vardı, ama, gerçeği dış dünyaya yansıtan hiç bir görüntü yoktu..
Sadece Hama'daki bu 'qıyâm'ın 'İkhwan'  kaynaklı olduğu ve başında da seçkin ulemâ'dan Saîd Havva'nın olduğu belirtiliyordu..

Ülkemizdeki müslüman camianın seçkin isimlerinden olan ve dikkatli bir müslüman olarak bilinen (merhûm) Muammer Dolmacı da, o faciadan birkaç ay sonra gittiği Hama'yı anlatmıştı, bu satırların sahibine.. 'Kimsenin ne olduğunu doğru dürüst bilmediğini, ağır baskılara karşı, halka minarelerden bir sabah ezanı vakti  'qıyâm' çağrısı yapıldığını, bunun bir kıvılcımın bir cephaneliği havaya uçurması misalinde olduğu gibi bir sonuç doğurduğunu; ama, 120 km. kadar kuzeyde bulunan Haleb şehrindeki müslümanların bile böyle bir 'qıyâm' hazırlığından haberdar edilmediğini; sadece Hama'nın askerî birliklerce muhasara altına alındığını duyduklarını ve Hama'Faciası'nın korkunç boyutlarından ise, ancak günlerce sonra haberdar olduklarını'  anlattıklarını aktarmıştı, merhûm Muammer Dolmacı ağabey..

(Daha sonra da, İkhwan-ul'Muslimîyn, Saîd Havva'yı 'Hama'da başına buyruk ve tedbirsiz hareket ettiği' gerekçesiyle, bünyesinden atmıştı.. Saîd Havva gibi bir âlim ise, 1984 yılında, Bağdad'da, Saddam'ın tertib ettirdiği bir uluslararası konferansta, bir konuşma yaptığını, Yüce Reis Saddam'ın da bu konuşmayı gözyaşları içinde dinlediğini' belirtmiş, Saddam'ın islam ve arab ümmetine yapacağı büyük hizmetlerden ümidli olduğunu dile getirmişti, hâtırâtında.. Bu arada, (merhûm) İmam Rûhullah Khomeynî'yi de kan dökücü, cellâd gibi ağır suçlamalarla anarak..

Halen hayatta olan ve çevresinde kendi çapında etkili olan bir hoca ise, 1985'lerde, Hacc mekanlarında karşılaştığımızda, Hama'da İran askerlerinin bulunduğunu bizzat gördüğünü iddia etmişti.. 'Onların İran'lı olduklarını nereden anladınız?  Ve öylesine hassas bir askerî müdahalenin bulunduğu bir mekanda siz T.C. pasaportu taşıyan bir yabancı olarak hangi sıfatla bulunuyordunuz?..' diye sorduğumda ise, 'Oradan geçiyordum..'  gibi bir baştansavma bir  karşılık vermişti..

Daha sonraları ise, çeşitli İslamî mahfillerde, Saîd Havva'nın Hama Qıyâmı'ndan önce, İmam Khomeynî ile görüştüğü ve böyle 'qıyâm'dan haber verdiği; İmam'ın ise ona 'Hayır, harekete geçmeyin!..'  diye telkinde bulunduğu; Saîd Havva cenahından yayılan iddialarda söz konusu edilmişti.  Ancak, öyle bir görüşmenin gerçekliğini ben o zamanlar kimseye doğrulatamamıştım. Ve  öyle bir iddia gerçek olsaydı, muhtemelen, haberim olurdu diye düşünüyorum..)
*
Nureddin kardeşim, bütün bunları niye bu kadar teferruatıyla anlatıyorum?

Hama Faciası konusunda sorduğun soru, benim için yazındaki en can alıcı nokta da, onun için..

O facianın cereyan ettiği dönemdeki, 1980'li yılların başındaki bir İran düşününüz ki, Saddam Orduları güneyden kuzeye, 1200 km.lik bir cebhe boyunca, her tarafta İran içlerine doğru ilerlemeye çalışıyor ve bu ilerleyiş, bazı yerlerde 135 km.yi bulmuş  vaziyette..

Qasr-ı Şirin, Hurremşehr, Huveyze, Dezful, Bûstan, Susengerd, Mehran, İslamâbâd-ı Garb gibi şehirler, ya işgal altında, ya yerle bir edilmiş,  Abadân kuşatma altında.. Şirâz, İsfehan, Tebriz, Urûmiye, Hemedan, Qum ve başkent Tehran gibi büyük şehirler hava bombardımanları ve füze saldırıları altında dövülüyor, ve hergün savaş cebhelerinden, bazen hattâ yüzlerce değil, binlerce cenazeler gelmesinden ayrı olarak, bir de bu şehirlerdeki  yüzlerce sivil insan da, o bombardımanların yıkıntıları altınca can veriyor.. Buna bir de içerdeki 'Halkın Munafıqları'  olarak isimlendirilmeyi hak eden 'Mojahedeen-e Khalq' isimli ve benzeri silahlı mücadele teşkilatlarının suikasdlerini, bombalamalarını ekleyiniz..

Öyle bir durumda, kuzeyinde  Sovyet Rusya komunist emperyalizmi, doğusunda yine Sovyet işgali altındaki Afganistan, güneyinde herbirisi 'Baasçı kâfir' olarak nitelenen Saddam ve rejimine her türlü desteği veren yığınla arab rejimleri, batı sınırlarının hemen ötesinde başlayan NATO'nun jandarması konumundaki General Kenan Evren Türkiyesi ve doğudaki Pakistan da Amerikan emperyalizmiyle içli-dışlı bir General M. Ziya ul'Haqq askerî rejimi tarafından kuşatılmış bir İran ülkesi ve İslam Cumhûriyeti nizamı.. 

Dış dünyadan alabileceği savunma silah ve malzemeleri için, rahat bir yer olarak sadece Suriye kapısı önüne açılmış bulunuyor.. Öyle bir durumda, İran kendi iç durumunu bile kontrol edemezken, Suriye'deki diplomatik temsilcilerinin Hama'da cereyan eden ve dünyadan gizli tutulmaya çalışılan o katliâmdan teferruatlı bir şekilde haberdar olmaya çalışmasının doğru olmayacağı bir yana,  haberdar olduklarını da da sanmıyorum..

Çünkü, İran'ın diplomatik temsilcilerinin hem iletişim imkanları sınırlı; hem de, bütün çabaları İran'a intikal ettirilecek savunma malzemelerini bir an önce ulaştırmak idi..
Böyle bir durumda, o diplomatik temsilcilerin Hâfız Esed ve rejimini işkillendirecek tecessüs ve istihbarat derlemelerinden kaçınmasının bir tedbir olarak düşünülmesi de tabiî sayılmalıdır..
*
Unutulmasın ki, Lübnan- Trablus'da (merhûm) Şeyh Said Şaban liderliğindeki (sünnî bir hareket olan) Tevhîd Hareketi'nin giderek güçlenmesi karşısında Hafız Esed, Trablus şehrini de askerî yöntemlerle kuşatıp ezmeye kalkıştığında, İran, aylarca süren arabuluculuk çabalarından bir sonuç alamayınca, diplomatlarını Trablus şehrine sokarak,  'Yapacağınız bir müdahalede biz de hedef olacağız..' mesajını vererek o müdahaleyi frenleyebilmişti..

Hama'da ise, böyle bir ön hazırlığın olduğundan hiç bir işaret yoktu, ve bir anda patladı ve korkunç şekilde, hemen de bastırıldı.. Dünya seyirci kaldı değil, hattâ net olarak duymadı bile..

Gerek Beyrut'un Sabra ve Şetila kampları'ndaki binlerce Filistin'linin İsrail planlamasıyla Lübnan'lı marûnî hristiyan öldürtülmesi sırasında ve gerekse Suriye'nin Trablus'u aylarca  muhasara altında tuttuğu o yıllara aid bir hatırasını bir İran gazetesinde yazan ve o zaman İran'ın Suriye büyükelçisi olup, orada bir bombalı suikadde ağır şekilde yaralanan ve daha sonra Mîr Huseyn Mûsevî Hükûmeti'nde İçişleri Bakanlığı'na getirilen (ve İmam'la yakın irtibatı olan) Ali Ekber  Muhteşemî  hatırâtında, 'Lübnan'da olan bitenler konusunda niçin sessiz kalıyoruz? Niçin ordumuzu göndermiyoruz?'  diye İmam'a ağlıyarak yakındığını anlatmıştı.. İmam bu sözlerden son derece müteessir olur ve dışarı çıkıp avluda biraz dolaşır ve sonra der ki: 'Irak'la savaş halindeyiz.. Askerlerimizi Lübnan'a nereden ve nasıl geçireceğiz? Türkiye üzerinden uçaklarla askerî malzemeleri bile geçiremiyoruz.. Bir şekilde göndersek bile, Suriye'nin onların Lübnan'a geçişine izin vereceği kesin değil.. Geçtiklerini de düşünsek bile, onları takviye edemezsek, onları orada eritilmeye terk etmiş olmaz mıyız? Bunun vebalini de düşündün mü?'
*
Nitekim, daha sonra, Lübnan”daki iç çatışmalarda müslümanlara yardımcı olması için, o yörenin iklim şartlarına ve çatışma bölgelerinde hizmet edebilecek şekilde bilgi donanımlı, birkaç yüz sağlık elemanı, Suriye'ye gönderildiğinde, Hâfız Esed rejimi, bu personelin bile -gerektiğinde savaş kabiliyeti olan inqılab muhafızları mahiyetinde olduğu gerekçesiyle- Lübnan'a geçmesine izin vermemiş ve onları aylarca, Şam'daki bir kışlada tutmuştu; yani, dolaylı olarak rehine almıştı onları..

Bu gibi engeller ise, İran Meclisi'nde bile tartışmalara konu olmuş ve  Suriye'ye ihtiyacı olan petrolü parasız olarak vermek ve ayrıca yüz milyonlarca dolar yardımda bulunmak gibi yollarla aşılabilmişti..

Demek oluyor ki..

İran'ın o günlerde, Hama Katliâmı'ndan haberdar veya onu engellemek imkanının olduğunu söylemek son derece zor..

Bunları (merhûm) İmam'ı zoraki savunmak zorunda kaldığım için yazdığım sanılmasın..

Bu vesileyle şunu da ekleyeyim ki, bir gün, İslam İnqılabı Mahkemeleri'nin ünlü başkanı (merhûm) Âyetullah Sâdıq Khalkhalî ile karşılaştığımda, Hama Faciası'na niçin ilgisiz  sessiz kalındığını sormuştum.. O da savaşta kendilerine tek yardım kapısını açan Suriye'yi böyle bir sıkıntı ile ile karşı karşıya getirenlere kızgın şekilde, 'İkhwan niye öteki Amerikancı rejimlerin  başını ağrıtmıyor da, Suriye'yle uğraşıyor? Çünkü Amerika bizi iyice kuşatmak istiyor..' demişti.. 

O şartlarda bu mazeret bile kabul edilebilirdi..
*
Ve amma, bugünkü Suriye ve bugünkü İran..

Tekrar belirtiyem ki, ne o zamanki şartlar var, ne o zamanki dünya dengeleri.. Ve ne de, başka mucbir, zorlayıcı ve kaçınılmaz başka sebebler..

Amerikan emperyalizmi sırf Suriye'yi değiştirmek istiyor değil.. Hattâ, dünkü Amerikancı rejimlerin yıkılmasından sonra müslüman halkların, seçimlerde İslamî eğilimli hükûmetler istediklerine dair somut sonuçlar ortaya koymaları üzerine, Suriye'de de benzer bir İslamî eğilimli düzene geçilebileceğinden endişe ederek, Beşşar Esed Suriyesi'ni bile tercih edecek noktaya geldi, emperyalist dünya.. Çünkü, 20-30-40 küsur yıllak diktatörlüklerin her birisi devrildiler, ve bunların içinde, Mısır, Tunus ve Yemen gibi Amerika'yla sıkı işbirliği içinde olanlar da vardı.. Gaddafî ise, Batı'ya, 'Ben olmasam bütün Kuzey Afrika İslamcı cereyanların eline geçer, benim kıymetimi bilin..' diye açıkça hizmetçilik sunup, onlar tarafından yıllar öncesinden beri bağışlanmıştı bile..

Ve amma, sonunda, 25-30 ve hatta önceki uzantılarıyla birlikte 60 yıllık Tunus ve Mısır rejimlerini kısa sürede deviren sosyal tsunami dalgası  Libya'ya da ulaşınca, ve binlerce sivil insan katledilmeye başlanınca.. Kendilerine bir zaman kafa tutan Gaddafî'ye ders vermek fırsatının ortaya çıktığını düşünen NATO emperyalizmi devreye girdi..

Bütün bu gelişmeler sırasında da, İİC makamları ve medyası, bütün o gelişmeleri de inqılabçı dalga ve müslüman halkların uyanışı olarak selamlarken, o dalgalar Suriye'ye ulaşınca..

Bu inqılab rejiminin, hem de, aylardır sivil yerleşim merkezlerini ve binlerce sivil insanı da, birtakım silahlı oda güç odaklarının olduğu gerekçesiyle imha eden ve bütün Suriye'yi Hama Katliâmı'nın tekrarlanması için kendisine yeni bir hareket sahası olarak seçen Baas rejiminin yanında yer alması?!!
*
Anlama özürlü isem, mes'ele yok..

Evet, 'filan makamda olanlar asla hata yapmaz' veya 'Biat et, rahat et, büyüklerimiz elbette bizden iyi düşünür, düşünen beyinlere zararlı fikirler üşüşür..' / 'Stratejik gerekler için, gerekirse mağdur ve mazlum halklar da kobay olarak kullanılabilir..'  mantığıyla, ve inandırıcı bir gerçeğe dayanmayan, 'İsrail karşısındaki direniş cebhesi zaafa uğramasın..' gibi yaldızlı, amma gerçekleri yansıttığına inanmadığım söylemlerle, Suriye halkına değil, o halka  yarım asırdır tahakküm eden bir askerî yönetime ve 42 yıllık Esed Khanedanı ve Baas partisi organizasyonun diktatörlüğüne arka çıkılmasını anlamıyorum.. Hele, bu yapılırken,  Hizbullah ve bugünkü  Irak rejiminin de Suriye Baas rejiminin hizmetine yanına sürülmesi?!

O Mâlikî ve Hizbullah liderleri ki, yıllarca Baas ideolojisini bir küfür hareketi olarak nitelemişlerdi, doğru olarak; tıpkı Saddam'ın da yıllarca 'Baasçı kafir' diye nitelenişinde olduğu gibi..

Butün bunların İsrail'e karşı direniş cebehesini güçlendirmek adına yapıldığının iddiası ise.. İsrail rejiminin, karşı konulması neredeyse imkansız bir heyula, bir gulyabanî halinde gösterilmesine ve dolaylı propagandasının yapılmasına da vesile olmaktadır.. Bunun içindir ki, müslümanlar arasında, kendisi gerekçe gösterilerek Suriye üzerindeki yapılan bu tartışmalardan İsrail yetkilileri ve bütün siyonist, emperyalist ve laik çevreler, bir de memnundurlar herhalde..
*
Geçmişteki gibi çok özel savaş şartları bugün yok.. 

Kaldı ki, Türkiye bile, bugün, birkaç yıl öncesinde tahmini bile edilemeyecek şekilde, İsrail rejimiyle ilişkilerini temkinli bir şekilde gevşetmiş, bütün askerî anlaşmaları en azından askıya almış ve bu hususta Amerika'nın ve bütünüyle NATO dünyasının taleblerine, baskılarına direnen bir noktaya gelmiş bulunmaktadır..

Dahası, her ne kadar İran medyasında, 'İslam-ı Amerikaî/ Amerikancı İslam' ibaresi yerine, manşetlerde artık, Tayyib Bey'in soyadını kullanarak yeni bir aşağılama kampanyası geliştiriliyor olsa bile, uluslararası zeminlerde, İran'ın -hele de nükleer teknolojiye ulaşmak yolundaki çabalarından dolayı- haklılığını ısrarla ve cesaretle savunan bir Türkiye var ve bu haliyle, bu hükûmet, halkının yarıdan fazlasının desteğini alacak kadar da güçlüdür.. Böyleyken, İran'ın Türkiye ile işbirliğini hafife alıp, halkının inanç değerlerine ve haklı taleblerine bütünüyle kulak tıkayan bir Baasçı dikitatörlük rejimiyle işbirliğini öncelemesi, evet, anlamakta zorlandığım bir durum..
Bu 'yüksek' (?) siyaseti sağlıklı bulmuyorum. Hele de, Suriye Baas rejiminin, Hama Faciası'nı 30 yıl sonralarda, ülkenin her tarafında tekrarlayarak, sivil halk kitlelerini ve yerleşim birimlerini, şehirleri bombardımanlar altında ezerken, İran'ın bu duruma, artık, son zamanlarda daha bir net ifadelerle ve stratejik gerekçe adı altında kesin destek vermesini anlayamıyorum.
*
Ve bu siyasetin kesinlikle yanlış olduğuna ve müslümanların büyük ekseriyetinin kalbini kederlere gark ettiğine inanıyorum. 'İran makamları her ne yaparlarsa yapsın, bize itaat etmek düşer..' gibi sorgulamasız, düşüncesiz, çarpık sevgi ve bağlılık anlayışlarıyla hareket edilmesini de kabullenemiyorum.

Nureddin kardeşim, İran'ın bugünkü Suriye siyasetinin yanlışlığına karşı, o büyük İnqılab'ın geçmişinde yapılan nice fedakârlıkların, ne büyük çileler çekmiş olan büyük şahsiyetlerin hukukunun korunması gerektiğini de zımnen hatırlatıyorsun..

O acıların, o ateşlerin içinde fiilen de bulunan birisi olarak; belirtmeliyim ki, insanlar arasında farklı görüşler olabilir.. Ama, birilerini kutsal bilince, onun emirlerini kutsal ve tartışmasız doğru kabul edince..

İmam'ın, Munterezî'lerin, Beheştî'lerin şahsında yüzbinlerce İslam askerinin hâtırâsına saygısızlık yapmak durumundan olanca dikkatimle kaçındığım ve bunun için büyük çapta suskunluğu tercih ettiğim gibi; on yıllar boyunca 'salavat'larla karşılanan nicelerinin bugün Yezid karargâhı'na, Ömer-i Saad karargâhına kaydolmuş kimseler gibi değerlendirilmesini ve üst yönetici kadronun dışında kalan hemen bütün eski inqılabçı kadroların potansiyel birer suçlu, hattâ hain ve zıdd-ı inqılab  gibi suçlamalara mâruz kalmasını da sağlıklı bulmuyorum.

Şunu da ekliyeyim ki, bir müslüman olarak, yaptığım değerlendirmelerin, inancıma zarar vermemesini daima bir zihnî fren olarak göz önünde bulunduruyor ve nice yanlışların da, birilerinin elinde kötüye kullanılmaması adına söz konusu edilmesinden de uzak durmaya çalışıyor ve Yûnus'un 800 yıl öncelerdeki sözünü tekrarlıyorum:

'Şeriat edebinden korkaram söylemeğe, / Yoğ ise eydür (söyler) idim, nice ayruksu haber..'

Nureddin kardeşim, on yıllardır tanıdığım seni, hep taşkın heyecanlı birisi olarak niteledim.. Bu heyecanların sahih çizgilerde kullanılması elbette ki, çok güzeldir..
Tamam, ama, bu heyecanını başka alanlarda kullandığın gibi, Suriye'deki Baas ideolojinin ve Baas diktatörlüğünün kurbanlarının mazlûmiyet feryadları karşısında da, bazılarının devletçilik refleksi ve stratejik gerekler adına göz yumduğu zulümler karşısında da göstermeni isterim.. 'Onlar, mazlum olarak nitelediklerin kim, biliyor musun?' diye sorabilirsin..

Farz-ı muhal, hiçbir şey olmasalar bile; en azından, kendilerine tahakküm eden zorba bir ideolojiye ve ona bağlı olanların örgütlediği yarım asırlık cinayet mekanizmasına karşı çıkan mazlûm insanlar.. Ve en azından, yönetmek hakkını haiz olmadıkları halde, kendilerine pranga vuran zorba yönetimlere ve yöneticilere karşı çıkıyorlar..  İİC,  bu konuda Suriye'nin tâgûtî rejimini, diktacı / zorba sistemini ve ideolojisini direkt olarak hedef alamasa bile, hiç değilse, kendisinin asıl  irtibatının Suriye halkının istekleri olduğu gibi diplomatik ifadelerle,  bu zulme açık destek vermekten kenarda durabilirdi..

Ama, haydi İİC'nin stratejik gerekçeleri var, sen bu gerekçeleri esas alarak ve geçmişten örnekler vererek, nasıl zoraki te'villerle kendini teselli edebiliyorsun, anlamıyorum..( Kaldı ki, yazında dile getirdiğin ve o dönemin Ortadoğu'sundaki bazı gelişmeler ve İmam'ın bazı tasarrufları konusuna aid değerlendirmelerinde kullandığın argumanların bir kısmını sen veya ben yanlış hatırlıyor olabilirim; onu da belirteyim..)

O mazlûm kitleler bombardımanlar altında can verirken, onların hâlâ, emperyalistlerce kandırılmış kitleler olarak gösterilmesinde senin âlet olmanı da kabul edemiyor ve girdiğin yanlış kulvarda her şeyi yok etmek pahasına ve inadla koşmaktan kendini çekemediğini düşünerek elem duyuyor ve en azından, 'Ben bu stratejik gerekçeler adına, bu zulümlere destek veremem..'  deyip, kenara çekileceğini bekliyorum. Gerekirse, suskun kaldığın veya aykırı düşündüğün takdirde, birilerinin uyduruk kutsallarına karşı çıkan bir sapkın olarak suçlanmayı da göze alabilmelisin.. 
*
Yazında sözünü ettiğin konuları konuşmak istemiyorum.. Ama bilmeni isterim ki, ideallerimi  asla kaybetmedim.. İdeallerimin ne çetin imtihanlardan geçmekte olduğunun da farkındayım.. Bunları söylerken, elbette ki, kendi kanaatlerimin doğru olduğuna inanmak ve onları savunmak kadar, başka müslümanların da kendi görüşlerinin doğruluğunu iddia etmek ve savunmak hakkının bulunduğunu görmelerini ve onların da kendileri gibi düşünmeyen diğer müslümanlara aynı çerçevede bakabilmelerini diliyorum..

Vesselamu aleykum ve rahmetullah ve berekatu..

22 Şubat 2012

Selahaddin Eş / Çakırgil

 

 

konyalilar.org

Copyright © 2010 Sehidlerimiz.com  -Sitedeki her türlü materyalin, içeriğin ve görsellerin her hakkı saklıdır, izinsiz kullanılamaz.

Please publish modules in offcanvas position.