BİR AYET

“Küçümseyerek, insanlardan yüz çevirme! Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri, aslâ sevmez! Yürüyüşünde tabiî ol! Sesini alçalt!..”      Lokmân Suresi, 18-19.

BİR HADİS

“Sadaka, maldan bir şeyi azaltmaz. Allahu Teâlâ, bir kulun şerefini (başkalarını) affı sebebiyle, mutlaka yükseltir. Allah için tevâzu eden kimseyi de, mutlaka yükseltir.”  Müslim, Birr, 69

sehidlerimiz

HÜSEYİN KURUMAHMUTOĞLU

User Rating: 0 / 5

Star InactiveStar InactiveStar InactiveStar InactiveStar Inactive
 

huseyinkurumahmutogluHüseyin Kurumahmutoğlu     

15 Temmuz 1975 Ankara 

Hz. Hüseyin Efendimiz’in yolunun takipçilerinden, bir zindan şehidimiz de,  Hüseyin Kurumahmutoğludur. 18 yaşında girdiği Mamak Askeri Cezaevi’nde şehid olduğunda, 25 yaşına gelmişti. 22 Yaşında iken, 1984 Eylül’ünde Mamak’ta İslami Hareket’i başlattı. Yıllarca birlikte mücadele ettiği, birlikte çile çektiği eski arkadaşlarını, İslami Hareket’e davet ederken, şöyle diyordu:

“Ülkücülük, alnımızda iftiharla taşıdığımız bir etiket değil, beşeri ideolojinin damgasıdır.”

En yakın arkadaşlarından birisi olan Burhan Kavuncu, şehid kardeşimiz için Yeryüzü Dergisi 20. sayısında kaleme aldığı yazısında; O’nun kişiliğini ve mücadelesini net bir şekilde dile getirmekte: Seni beş sene önce bu gün, yani 15 Temmuz 1987’de kaybetmiştik. Sen hakk-el yakîn olarak (bizzat yaşayarak), bizler de ilm-el yakîn olarak (kesin bir bilgi ile) biliyoruz ki, sen kaybedilmedin, tam aksine kazanıldın. Belki çok kullanılan bir sözdür ama, bu Allah sözü olduğu için iman ediyoruz. Şehidler ölümsüzdürler, onlar için öldü denilemezler: “Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın, hayır (onlar) diridirler. Rabbleri katında rızıklandırılmaktadırlar. / Allah’ın fazlından kendilerine verdikleriyle sevinçli olarak,  arkalarından  henüz (şehid olup) kendilerine yetişemeyenlere de korku olmadığına, onların da üzüntüye uğramayacaklarına  sevinirler. / Allah’ın nimetine, lutfuna ve Allah’ın mü’minlerin ecrini zayii etmeyeceğine  sevinirler. (Ali İmran Suresi 169-170-171)

Gerçi bugün ‘Şehadet’ kavramı yozlaştırılmıştır. Bu gün kavmiyetçisi, Kürtçüsü, Türkçüsü, Komünisti, askeri, polisi hep ‘şehit’ oluyor. Seni, bunlara benzetmekten Allah’a sığınırım. Çünkü sen, sadece Allah için kanını akıttın. Sen yalnızca, bir Müslüman olarak, izzetini savundun.

Zalimlere karşı direnişin, sembolü oldun. Zalimlere direndiğini söyleyenler çok, ama, direnişlerini evrensel/mutlak doğrulara dayandırmadıklarından, kendileri de kolayca zalimleşebiliyorlar. Bunun içindir ki, birbirini katleden laik-zalim güçlerin eylemcileri, şehid olamıyorlar. Ölümleri, insanlığın evrensel İslamî kurtuluşuna bir katılım olmuyor.

Ama sen, apaçık bir gerçek ki, Allah’ın aziz bir şehidisin.

Bu seneki ölüm yıldönümünde, çok süslü sözler söyleyemiyoruz. Seni anmak için, görkemli toplantılar da düzenlemedik. Çünkü, “Senin  yolunu sürdüreceğiz.” gibi  sözlerden, artık utanıyoruz. Çünkü, bizim halimizden incinmiş olan hatıran, böyle riyakarca tutumlardan da hoşlanmayacaktır. Bunun yerine, bir şehidin arkadaşı olmak nasıl hareket etmeyi gerektirirse, o şekilde davranmış olmayı istiyoruz.

O’nunla yol arkadaşı olmak, çile arkadaşı olmak, sonra inanç ve mücadele arkadaşı olmak; daha sonra direniş arkadaşı olmak, sonuna kadar bir mücadele ve şehadete sözleşmek, şehidlik için sözleşmek ve O’nu zindanlarda şehid bırakmak, neleri gerektirirse, öyle yapmalıyız. Bunları yapmadıktan sonra, “unutmayacağız” edebiyatının, iki yüzlülüğüne düşmeyeceğiz.

Çünkü zaten senin bizlere ihtiyacın yok. Ama biz Allah’a ‘kendimizi O’na satmak için’ söz verip, günde beş vakit şehidlik için dua edenler olarak, senin gittiğini bilen bizlerin ihlasa ihtiyacımız var. Bu ihlas dediğimiz şey, nasıl kazanılıyor, sen çok iyi bilirdin.

Ülkücü Hareket’in içindeyken Mamak Zindanları’nda bir Cuma günü, hatim duasında “Allah’ım bizleri, ailelerimizi, vatanımızı ve milletimizi koru.” demiştin.

Daha sonra “Allah’ım bizleri değiştir ve bizleri kurtar.” dememiz gerektiğini konuşmuştuk. 1984 yılının Mamak Zindanları, bizim statükocu/muhafazakâr din anlayışından, devrimci /inkılapçı din anlayışına doğru nasıl değiştiğimize tanık olmuştu. Allah bizi değiştirdi. Okuduğumuz Kur’an bizi değiştirdi.

Ve sen cahilî değer yargılarını tamamen terkedip “Allah’ın boyasıyla boyandığın” gün “Ben artık inandığım çizgide olacağım.”  demiştin. Bu ne zor bir şeydi. Cahili tepkiler o kadar çok olacaktı ki, kimse bunu göze alamazdı.

“Biraz daha bekleyelim, önce içerde kalıp anlatalım.” dediysem de, önce sen, sonra Mehmet Sümbül, bağımsız İslami çizginizi ilan ettiniz. Öyle açık ve net bir tavırdı ki, geçmişin yanlışlarından hiç bir iz taşımıyordu.

İşte asıl zorluk buradaydı. Yeni bir geleceğe, geçmişin yanlışlarından vazgeçmeden yürümek, mümkün değildi. İnsanlar ise, hem geçmişi hem geleceği kucaklamak istiyorlardı. Gelecekle beraber, geçmişi de sürdürmek isteyenler, yol alamıyorlardı tabii.

Hüseyin Kurumahmutoğlu'nun Babası

huseyinkurumahmbabasi

Hepimiz mahkemelerde, Türk milliyetçisi olmadığımızı, devleti savunan avukatların savunmalarını reddettiğimizi, TC’ye karşı İslamî rejimi istediğimizi ilan etmiştik. Bu sebeple, askerî cezaevi yönetimi bizlere ‘vatan hainleri’ damgasını vurmuş, zulmünü iki katına çıkartmıştı. Hatta senin şehid olmanı sağlayan olay, direniş kararlılığımız kadar, subayların bu düşmanlıklarının bir sonucuydu.

Bizden sekiz sene sonra, büyük gürültülerle ayrılanlar, halâ geçmişin yanlışlarından vaz geçemiyorlar. Bizim ayrılışımız bu kadar gürültülü olmamıştı, ama izi daha derin oldu. Bu izi, bir de senin şehadetin yüceltti, Allah Rasüllerinin nurlu iziyle birleştirdi. Bu, o kadar büyük ve o kadar güzel bir ayrılıştı ki, Allah’a hamdolsun, senin şehadetinle kutlandı.

Bizden sekiz sene sonra ayrılanlar da, İslamî kaygılarla hareket ediyorlar. Buna, hiç şüphe yok. Ama halâ milliyetçi, Türk milliyetçisi onlar. Halâ Ülkücüler ve ‘ocak ruhu’ diyorlar. İki olay, ne kadar da farklı.

Bizim ayrılışımızda, kimseye bir tepkimiz ve bir talebimiz olmamıştı. Bazı okuyucularımız düşünecekler ‘Mamak işkencehanesinde ne talebiniz olabilirdi ki’ diye. Elbette, orada da başkanlıklar, abilikler, yemekler, paralar, daha da önemlisi ideolojik tartışmalar vardır. Ve bunların hepsi, müthiş bir yoğunlukta yaşanır.

Bizim hiç bir ‘başkanlık, abilik, yemek ve para’ meselemiz olmadı. Ama ‘Neden idareye karşı bu zillet’ ve ‘işkencelere karşı bir direniş yolu yok mu?’ meselemiz olmuştu. Bu gün ayrılan arkadaşlarımız, yıllar boyunca “İstiklal Marşı söylemekten iftihar ederiz, ama işkence altında değil.” dediler. En ‘büyüklerimizden’ en küçüklerimize kadar, çoğunluk “Kendimiz içerdeyiz ama, fikirlerimiz iktidarda” görüşündeydi. Bu gün bile sorulsa, farklı şeyler söyleyip söylemeyecekleri belli değil.

O zaman açıkladığımız düşüncelerle ‘geleneksel din anlayışını’ ve buna bağlı olarak, Ülkücü Hareket’in ‘ideolojisini’ ve ‘siyasi yapısını’ eleştirmiştik. Dinin, bir ideoloji olduğunu söylememiştik. Ama ‘din başka, ideoloji başka’ anlayışının, apaçık bir şirk oluşturduğunu da, net bir şekilde ortaya koymuştuk.

Ülkücü Hareketi ve Türk Milliyetçiliği’ni köklü bir şekilde eleştirmiş, cahili sapmalardan kesin bir şekilde kopmuştuk.

Tavrımızın netliğine uygun bir ölçüde, şiddetli bir tepki ile karşılaştık. Meselâ MHP davasının 4 idamlı rekortmeni Recep Genç, tam 26 ay konuşma yasağının mağduru oldu. Kaldığı koğuşta, Recep’ten başka ayrılan olmadığı için, 985 Nisan’ına kadar, sadece duruşmaya çıktığı zaman, bizimle konuşabildi. Bu tarihte tahliye olduğumuz için, bizlerle de konuşamadı.

İdare Recep’e sürekli görüş (ziyaretçi) yasağı koyduğu için, koğuşlar birleşip arkadaşlarıyla bir araya gelene kadar, hiç kimseyle konuşamamış. Koğuşlar birleştikten sonra ise, konuşmayı unuttuğunu farketmiş. Halâ biraz tutuk konuşuyor. Bir ara da tecrid koğuşunda, seninle beraber kalmıştı, zannederim bir de orada seninle konuşabilmişti. (Askerlerin yasağını delebildiği fırsatlarda)

Şimdi ayrılanlar için yazılıp söylenenlere bakıyorum da, bu kadar düşmanlığı hak etmemişlerdi, diyorum. Aynı “Davadan döndü” teraneleri, şimdikiler için de söyleniyor. “Davayı böldüler”, “Başbuğa dil uzattılar” “Hainler”, “Ayrılıkçılar” ithamları, hiç de yabancı değil.

Bu arkadaşlara, “Siz de bize aynı şeyleri söylemiştiniz” diyemiyorum. Çünkü onlar, bu gün, daha güzele yöneldiler. Allah, onları daha da güzel akibetlere ulaştırsın. Ama “Ülkücülüğün patenti” konusunda, Türkeşin hakkını vermeleri lâzım. Türkeş, doğru söylüyor, Ziya Gökalp’in mefkûresini “Ülküleştirmek” patenti O’na ait.

Yalnız O’na ait değil tabii, Nihal Atsız da var. Türkeş de Atsız’a “haksızlık” etmesin. Patenti onlara ait olan her şey, onların olsun, ahirette de beraber olsunlar. Biz, 8 sene evvel bu kavramı, sahibine iade etmiştik. Çünkü Allah’ın bize verdiği Müslüman ismi, tek başına yetiyordu. Ve biz o ismi daha çok sevmiştik.

Şimdi ise Türkeş’in “Patenti bana ait, beğenmeyen gitsin, değiştirmeye kalkmasın.” demesine rağmen; bizim ayrılıkçılar halâ “Hakiki Ülkücü biziz” tavrını sürdürüyorlar. Halbuki, çok açık bir gerçek, Ülkücülük yalnızca Türk Milliyetçileri’ne ait ve evrensel olmayan bir kavramdır. Bütün içeriğini Ziya Gökalp, Atsız ve Türkeş gibi şahıslar oluşturmuşlardır.

Şimdi kalkıp, “Ülkücülük, İslami mücadelenin ismidir” demek, tutarlı bir davranış olmaz. Türkeş, daha tutarlı. Dünyanın tüm Müslümanlarını kapsamayan, insanları ırklarına göre ayıran ve sadece Türkler’e hitap eden bir düşünce, bırakın sahiplerine ait olsun.

Bazı arkadaşların itirazlarını duyar gibiyim: “Aramızda Kürtler, Çerkezler, hatta Araplar da vardı?” düzeltiyorum, Ülkücülük sadece Türk ırkına değil, “Türkün, cihana önder olmasını kabul eden” herkese, hitap ediyordu.

“Daha çok kişi bizimle ayrılsın, daha kalabalık olalım” gibi, endişelerimiz de yoktu. Daha çok insanın bizimle birlikte olsun isteriz elbette, ama biz tercihini net bir şekilde yapmış insanlar istiyorduk. Bizim için istikamet daha önemliydi. Hatta aramıza katılmak isteyen bazı Ülkücülere de, net İslami çizgiyi benimsemelerini şart koşmuştuk.

Aziz şehidimiz Hüseyin Kurumahmutoğlu. Sen, Ülkücü Hareket’i terkeden Müslümanların, önderi oldun. Belki bizden önce de uyananlar olmuştu, ama bizim çıkışımız, Hizbullahî bir nitelik taşıyordu. Senin arkadaşın olmak, kıvanç verici bir şey. Hele sen şehid olduktan sonra.

Ama bu boş bir sevgi, hoş bir övünme değil. Çünkü seni yakından tanıyanlar, seni yakından sevenler, şehidliği ve ahireti de çok sevenler. Bütün bunlara rağmen, seninle beraber olan arkadaşların yani bizler, senin çizgini gereği gibi yüceltemedik.

Bir çoğumuz, iş güç, hayat kavgasında. Cezaevindeyken, bizden önceki Müslümanlara tabi olmaya karar vermiştik. Şehadete kararlı, Allah için yaşayıp Allah için ölmek isteyen Müslümanlara. Onları arıyoruz. Bulduğumuz zaman emin ol senin yanına geleceğiz.

Recep, İbrahim, Mehmet, Hüseyin, Muzaffer, Baran, Kıvılcım ve daha adını bilmediğin binlerce Müslüman, senin sevginle yaşıyorlar.

Bizi affet, biliyorum “Allah affetsin” diyorsun.

Yine de söylüyorum, yolunu sürdüreceğiz, yanına geleceğiz Ey Şehid!

 

Hüseyin Kurumahmutoğlu'nun Cenaze Merasimi

huseyinkurumahmutoglucenaze

 

Kişiliği ve Mücadelesi Üzerine

Dava ve Cezaevi arkadaşı Muzaffer Dağdeviren ile bir söyleşi:

Sayın Dağdeviren, önce bize böyle bir söyleşi imkânını verdiğiniz için size teşekkürlerimizi arzederiz. Söyleşimize Şehid Hüseyin ile ne zaman ve nasıl tanıştığınızı ve bu kardeşle birlikteliğinizin nasıl geliştiğini sorarak başlamak istiyorum.

Rahmetli ile 1977 yılında Samsun Bafra’da “Ülkücü Hareket” içerisinde tanışttık. O dönemdeki olaylar içerisinde kardeşimiz ile birlikteliğimiz, iyi ve kötü günlerimizde daha da pekişti. O dönemlerde dahi, komünistlerin etkin olmasına rağmen, Bafra’da şehidin öncülüğü grubun etkin eylemleriyle, Bafra’nın “Ülkücü Hareket”in bir nevi kalesi olmasını sağladı. Şehid Hüseyin ile birlikteliğimizin gelişmesine etki eden olaylardan biri de, 1978 yılının Kasım ayında Hüseyin ve bazı arkadaşlarla birlikte olduğumuz bir sırada, komünistlerin saldırısına uğrayıp da, bir arkadaşın ölüp, Hüseyin kardeşimizin de ayağından yaralanmasıyla sonuçlanan hadise oldu. Bu hadiseden sonra, ilişkilerimiz daha da gelişip birbirimize güvenimiz de arttı. Bu karşılıklı sıcak ilişki daha sonra, aynı davadan yargılandığımız cezaevi tutsaklığıyla da devam etti...

 

Bu dönemde, yani sizin ifadenizle “tutsaklık dönemi”nde durumunuz, hususen Hüseyin kardeşin durumu nasıldı? Şüphesiz burada öğrenmek istediğimiz ilk husus, cezaevinde karşılaştığınız sıkıntılar ve uğradığınız işkenceler. Böyle bir durum karşısında sizlerin ve özellikle Şehid Hüseyin’in tavrı ve tepkisi nasıl oluyordu?

Mamak Askeri Cezaevi’nde ‘mahkumları rehabilite’ yani ‘ıslah’ adı altında, baskı ve işkenceyle ezip sindirerek, düşünemez, zulme başkaldırmayıp, her türlü zillete katlanacak, kişiliksiz tipler haline getirilmek isteniyordu. Bunun için önce, banyolarda ıslatılarak falaka ve dövmelerle, 90 santimlik zindanlarda bir aylık ve 15 günlük hücre cezalarına çarptırıldık. Bu şekilde ‘uyumlu’ hale getirilmeye ve daha sonra da ‘uyum sağlamışlar’ın yanına konulmak istendik. Bu işkencelere bizler uğradığımız gibi, Şehid Hüseyin de aynen uğruyordu.

Hüseyin kardeşin Mamak Cezaevi’ne gelişinde ilk yaptığı, koğuşunda bulunan Ülkücüler’i bir araya toplayıp cezaevi içinde ‘Ülkücü Hareket’i örgütlemek olmuştu. Bizler ayrı ayrı bloklarda kalıyorduk. Rahmetlinin bulunduğu koğuşu, olduğu gibi, bizim bulunduğumuz B Blok’a aktardılar. O zamanlar, 8. koğuşta bir takım problemler olduğu söyleniyordu. Bunun müsebbibinin de Burhan Kavuncu olduğu söyleniyordu. Gerekçe olarak da, Burhan Ağabey’in “Ülkücü Hareket”in düşünce teşkilatlanması İslama aykırı olduğu, bunun için “İslami” düşünce ve teşkilatlanmanın zorunluluğunu anlatmasıydı. Bu koğuşta bazı arkadaşların, Burhan Kavuncu’nun sözlerine meyletmesi söz konusu oldu.

Şehid Hüseyin Kurumahmutoğlu Mamak Askeri Cezaevi’nde ülkücü hareketin sevilen ve en güvenilen elemanlarından olduğundan, hücreden alınıp burayı düzeltmesi için, 8. koğuşa verildi. Bu koğuşta Burhan Ağabey ile tartışmaları neticesinde, yani Burhan Ağabey’in İslami dönüşümün ve “Tevhidî bir kimlik” kazanımının gereği ve önemini ısrarla vurgulaması ve bu hedefi gerçekleştirmek için de, bir tebliğ ortamı hazırlaması neticesinde, Rahmetli Hüseyin kardeşimiz Burhan Ağabey’in tebliğini kabullenip, artık bundan sonra bir an olsun bile “Ülkücü” kimliğini taşımayacağını, hareketinin ve kimliğinin yalnız ve yalnız “İslamî” ve “Tevhidî” olacağını beyan edip “Ülkücü Hareket”i terketti.

Hatta, Burhan Ağabey’in maslahaten, diğerlerine de İslamî tebliğin ulaşabilmesi için, Ülkücülere karşı onları terketmek suretiyle “fiilî” olarak açık bir tavır alınmaması gerektiği yönündeki uyarısına, Rahmetli Hüseyin “Bir dakika dahi, bu çatı altında duramam. Ayrı bir İslamî yapılanmaya gidilmesi gerekir.” diyerek, ilk ayrılma eylemini başlatmış oldu.

 

Yani, Hüseyin Kardeşin sahih bir İslamî kimlik kazanması, Burhan Kavuncu kardeşin tebliği ile başlamış oluyordu. Peki, Şehid Hüseyin bu dönemden itibaren nasıl bir hassasiyet göstermeye başladı? Tabiri caizse, Kurumahmutoğlu’nun İslamî mücadelesi nasıl gelişti?

Artık İslam’ı bir bütün olarak, bir ideoloji, bir siyaset ve bir hayat nizamı olarak benimseyip mekteb, strateji ve önderlik anlayışlarının da tamamen İslamî esaslara, yani Kur’an ve Sünnete göre belirlenmesi gerektiği bilinç ve sorumluluğuyla, ilmî araştırmalara başladı. Bizler de, ayda bir çıktığmız mahkeme salonlarında, zaman zaman bir saat ve zaman zaman bir kaç saat içerisinde öğrendiklerini, bizlere de iletme çabası içerisindeydi. Burada hiç duymadığımız kavramlarla anlattığı meseleler, bize yabancı geliyor ve yer yer tepki gösteriyorduk.

Bir müddet sonra, yan yana iki kişilik hücrelerin bulunduğu “tecrid” denilen yerde karşılaştık. Aynı hücrede değildik, aramızda 5 hücre vardı. Burada şunu da belirteyim ki ben “Ülkücü Hareket” içinde bulunmaya devam ediyor ve cezaevi içinde “Hareket”in aldığı kararlara uyuyordum. Bu alınan kararlardan biri de, hareketten ayrılanlara karşı, topyekün bir boykot uygulamaktı ve bu boykot içerisinde, onlarla hiç bir şekilde konuşmamak da bulunuyordu.

İşte ben “tecrid”e geldiğimde, benim geldiğimi öğrenen Rahmetli Hüseyin, bana seslendi. Fakat boykot kararından dolayı, O’na cevap vermemiştim. İki gün sonra, birlikte mahkemeye çıktığımızda, yılların getirmiş olduğu iyi ve kötü günlerdeki birlikteliğimize rağmen, benim O’nunla konuşmamama, sitem edip ağlamıştı.. Ben şimdi bile, O’nun ağlayışını unutamıyorum.

Ve bu hadiseden  hücreme döndükten sonra, düşünüp bundan sonra, bu tür boykotlara uymamaya karar verdim. Ama  Ülkücülüğüm devam ediyordu. Ve ben, Rahmetlinin tavsiye ettiği kitapları okumaya başladım. Bir müddet sonra “tecrid” uygulaması kaldırılıp, bizleri aynı koğuşa verdiler. Tabiiki, tartışmalarımız yoğun bir şekilde, devam ediyordu.

Biz bu tartışmalarda, geçmişimizi, taşıdığımız ülkücü kimlikle yaptığımız hareketleri, haklı gösterme noktasında gayret sarfediyorduk. Hele ki o zamanlar, Şehid Hüseyin “İrancı” olmakla suçlanıyordu. Tartışmalı bir sohbetimizde, Hüseyin’in “İran’daki İnkılabı” bir “İslam İnkılabı” olarak görüp, kurulan devleti de “İslam Devleti” olarak kabul etmesini, bizleri de; oluşturulan İran ve Şia düşmanlığı yüzünden, O’nun görüşlerine karşı çıkmak için “haklı bir gerekçe” olarak değerlendirip “Bir sünnî olarak, Şiiler’in heraketini ve kurdukları devleti benimsememizin, asla mümkün olamayacaını ileri sürerek” şiddetle muhalefet ettik.

O, bizim bu itirazımıza, okuduğu İslamî eserlere, hususen “Dâr” kavramı çevresinde yazılan eserlere dayanarak, “Eğer bir beldede Şia Fıkhı uygulansa, o beldenin Dârül İslam sayılacağı” hükmüyle cevap verdi. Ayrıca Rahmetli Hüseyin, bu durumda bütün dünya Müslümanlarının, bu Dârül İslamı benimseyip, Bey’at etmeleri gerekliliğinin doğduğunu vurguladı. Bu görüşlerin, yılların getirdiği taassub ve yanlış bilgilenmeden dolayı, ilk etapta kabullenilmesi, bizim açımızdan mümkün değildi.

Beşinci koğuşta kaldığımız süre içersindeki tartışmalarımızın neticesinde, Kuranî kavramlara aşina olmaya ve tevhidi kimlik kazanma sürecine girmeye başladık. O’nun İslamileşmesine vesile olan Burhan Ağabey olduğu gibi, benim de İslamileşmeme ve İslam İnkılabı’na alaka gösterip, onu sahiplenmeme; Rahmetli Hüseyin kardeşim vesile olmuştur.. Dolayısıyla hem Burhan Ağabey’e hem de Rahmetli Hüseyin’e minnet borçluyum..

 

Muzaffer Kardeş, Kurumahmutoğlu’nun nasıl şehid edildiğini anlatır mısınız?

O, bir gün koğuşunda, ikindi namazı akabinde sarığı başında Kur’anı Kerim okumakta iken, mazgal deliğinden, koğuşları denetleme gezisine çıkmış olan iç emniyet amiri, Rahmetli Hüseyin’e başı sarıklı bir şekilde Kur’an okuduğunu görünce, mazgal arkasından sarık sarmanın yasak olduğunu ve çıkarması gerektiğini söylüyor.

Şehid Hüseyin ise, sarık sarmanın sünnet olduğunu ve onların isteğini asla kabul etmeyeceğini belirtiyor. Bunun üzerine, iç emniyet amiri askerleri çağırıp kapı gardiyanına koğuşun kapısını açtırarak, Rahmetli Hüseyin’i döverek tutsakları cezalandırma yeri olan, “kafes” diye tabir ettiğimiz yere götürüyor.

Orada rastgele joplarla dövülmeye başlanıyor. Rahmetli direnince, direnme esnasında başı kalorifer peteğine vuruyor. Başından aldığı bu darbe üzerine, sendeleyip baygınlık geçiren Rahmetli Hüseyin’i, sabahleyin tekrar koğuşuna attılar. Başından aldığı bu darbeye ve yaralı olmasına rağmen, hastahaneye kaldırılmayan Rahmetli Hüseyin; babasının avukatlarıyla devreye girmesi üzerine, Hüseyin kardeşi hastahaneye göndermek zorunda kalıyorlar.

Fakat, Hüseyin için şehadet kapısı çoktan aralanmış ve O bu kapıya yönelmişti bile. Yıl 1987 ve günlerden 15 Temmuz... Ve yaralı tutsak Hüseyin Kurumahmutoğlu, ruhunu Rabbine teslim edip, aynı adı taşıdığı, Şehidlerin Efendisi Hz. Hüseyin’in yanına ulaşıyor.

Hüseyin Kurumahmutoğlu'nun Kabri

huseyinkurumahmutoglumezar

 

Son olarak neler söylersiniz?

Tevhidî bilinç, insanları sadece teoride değil, pratiğinde de yorumlar. İslamî kazanımlar, Kur’an’a ve Hz. Resulullah (sav)’in sünnetine sahip çıkmada, müstekbir ve yasaklayıcıların karşısında tavır gösterip “Direniş Hattı” oluşturarak, neticesinde gelecek zulme ve baskıya sabredip, Kur’an’da Ali İmran Suresi 142. ayetinde ifadesini bulan,  “Yoksa siz Allah içinizden cihad edenleri belirtip ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” hükmünü yaşamakla mümkün olabilir.

Rahmetli Hüseyin, bu ayeti öylesine özümsemişti ki, mücadelesi, sabrı ve direnişi ile bu ayetin somut bir ifadesi olmuştu; şehid Kurumahmutoğlu İslami kimliğinin kazanımından sonra, her hareketinde İslamın emirlerine, Hz. Resulullah’ın sünnetine titizlikle riayet ediyordu.

Laik TC’nin cezaevi yetkilileri, Allah Resulü (sav)’nün sünneti olan, sarık sarma sünnetini uygularken, subaylar çıkarmasını istiyor. Fakat şehid Hüseyin, bunu reddedip; Allah ve Resülu’nun düşmanlarına karşı direnip ve neticesinde gelen zulme, işkenceye sabredip, Allah’ın Kur’anda vaadettiği cennetini, canıyla satın almış oluyor ve biz Hizbullahî Müslümanlara asil bir mücadele, sabır ve direniş örneğini miras bırakıyor.

Aziz kardeşim Hüseyin Kurumahmutoğlu’nun şehadet yıldönümünde O’nu rahmetle anarken; bizlere bıraktığı mirası koruyup, mücadelesini yaşatacağımıza, tüm şehidlerin ve özellikle Hüseyin kardeşimin pâk kanları üzerine, söz veriyoruz.    

Kaynak: ŞEHİDLERİMİZ-1999-Eylül / 1. Cild Sayfa: 58

 

Hüseyin'in Ağabeyi Ali ve Kızı Basın Toplantısında

 

12eylulkalbimizdeyara

12 Eylül Kalbimizde Yara

Erdoğan'ın gündeme getirdiği Hüseyin Kurumahmutoğlu'nun ağabeyi Ali Kurumahmutoğlu, 12 Eylül'ün hala kalplerinde yara olduğunu söyledi. Kurumahmutoğlu, Erdoğan'ın kardeşini anmasının kendilerini duygulandırdığını söyledi.

Hüseyin Kurumahmutoğlu'nun ağabeyi Ali Kurumahmutoğlu ile kızı Hakime Mahmutoğlu, Erdoğan'ın genç ölümleri gündeme getirmesinden sonra basın toplantısı düzenledi.

Başbakan Erdoğan'ın partisinin önceki günkü grup toplantısında, 12 Eylül'de yaşanan trajedileri anlatırken, Hüseyin Kurumahmutoğlu'nun, 17 yaşında Mamak Cezaevi'nde sabah namazını kılarken, başına vurulan dipçik darbesiyle, hayatını kaybettiğini hatırlatmıştı.

Kurumahmutoğlu'nun Samsun'un Bafra ilçesinde yaşayan acılı aile, basın toplantısı düzenledi. Kurumahmutoğlu'nun ağabeyi Ali Kurumahmutoğlu, iş yerinde düzenlediği basın toplantısında, Erdoğan'ın Meclis Grup toplantısında, 12 Eylül döneminde cezaevlerinde hayatını kaybedenleri anmasının, kendilerini de duygulandırdığını ifade etti.

Acılarının dinmediğini dile getiren Kurumahmutoğlu, yeni Anayasa paketini desteklediklerini ve 12 Eylülde referandumda "Evet" oyu kullanacaklarını söyledi.

Kurumahmutoğlu şöyle konuştu: "12 Eylül bizlerin kalbinde derin bir yaradır. 12 Eylül, Türk milletinin kalbinde bir yaradır. Bugün bu izlerin silinmesi noktasında başlatılmış olan hareketi de, sırf bu sebepten dolayı destekliyoruz."

Kurumahmutoğlu, "Yapmış olduğu bu güzel çalışmadan dolayı Başbakanımıza teşekkür ediyorum." ifadesini kullandı. 

Kaynak: Yeni Şafak – 22 Temmuz 2010

 

Güzel Söz

"Allah için can vermek, şereflerin en şereflisidir. Kim olursa olsun, buna mani olmayı düşünmek, istememek, en azından biraz bilinçli Müslüman için mümkün olmaz. İnsan cenneti arzulayacak, sen ona diyeceksin ki, gitme. Bu, Müslüman’ın yapacağı bir iş değil."              

İki Şehid Babası Hasan Öztürk

Copyright © 2010 Sehidlerimiz.com  -Sitedeki her türlü materyalin, içeriğin ve görsellerin her hakkı saklıdır, izinsiz kullanılamaz.

Please publish modules in offcanvas position.