BİR AYET

“Küçümseyerek, insanlardan yüz çevirme! Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri, aslâ sevmez! Yürüyüşünde tabiî ol! Sesini alçalt!..”      Lokmân Suresi, 18-19.

BİR HADİS

“Sadaka, maldan bir şeyi azaltmaz. Allahu Teâlâ, bir kulun şerefini (başkalarını) affı sebebiyle, mutlaka yükseltir. Allah için tevâzu eden kimseyi de, mutlaka yükseltir.”  Müslim, Birr, 69

sehidlerimiz

User Rating: 0 / 5

Star InactiveStar InactiveStar InactiveStar InactiveStar Inactive
 

tekinertayfurgenclikTekiner Tayfur     

10 Ocak 1988 Host-Afganistan

Şişli İmam Hatip Lisesi sıralarında, öğrtmenleri ve öğrenci arkadaşları arasında da, seçkin bir çehre, Tekiner Tayfur. Tekiner, orta sona kadar bu adla  tanınan, çağrılan, yaşını aşmak ve en handikaplı hedeflere ulaşmak isteyen; hayat dolu, bulunduğu ortamı kendi lehinde değiştirebilen, küçük yaştan beri, Kuranî ahlâkı yaşamak için çırpınan bir çehre...

Orta okuldan liseye geçişte, bambaşka bir dinamizm kazanmıştı. Arkadaşları ve çevresi tarafından “Muhammed Taha” olarak tanınıyordu. Bu mahlas, O’nun içindeki mücahidane duygu ve kararlılığın isim hâline gelmiş şekliydi. Daha18 yaşın kendisine verdiği yenilmez, altedilmez bir cesaret ve aksiyondu bütün bunlar. İnandığı gibi yaşamaya azmetmiş ve asla düşündüğü ve inandığının aksine, bir hayat seyri takip etmemiştir. Takva, cehd, ihlas ve samimiyetle dolu bir edası vardı.
Bütün bu özellikler bir araya gelmiş, güzelliklerin kendisinde toplandığı bir çehreyi oluşturmuşlardı. Henüz 14 yaşında olduğu bir dönemde, kendisinden beklenmeyen çalışmaların içinde bulunuyordu.

Çalışmalarından ötürü, henüz çocuk denecek yaşında zindana düşmüştü.
Müslümanların yaptıkları çalışmaları, O kesinlikle yeterli bulmuyor, yapılması gerekenin çok altında bir çalışma ile günlerimizi geçirip yitirdiğimizi söylüyordu. Müslümanların içinde bulundukları zor şartların tek sebebinin, cihadı terketmelerinden kaynaklandığını söylüyor, her defasında Hz. Ebubekir’in şu sözünü tekrar edip duruyordu: “Cihadı terkeden hiç bir millet yoktur ki, Allah onların üzerine zilleti yazmasın.”

Tekiner kardeşimiz, cihaddan aynen şöyle bahsediyordu, not defterinin arasında:”Müslümanların uzun zamandan beri, unutup, hatta ilmihal kitaplarından bile çıkardıkları, İslam’ın en mühim farzlarındandır, cihad...” “Bizim cihadımız, iki yönlüdür. Biri düşmana, diğeri de nefse karşı. Silahımızın en keskin yönü ise, nefsimize dönük olmalıdır. Nefsini yenemeyen, onu terbiye edemeyen, dış düşmana karşı zafer elde edemez.”

Afgan cihadı karşısında, gerek dünya ve gerekse Türkiye müslümanlarının suskunluğu, O’nu çok derinden etkiler, bunu bir türlü kabullenemezdi. O, şehadeti arzuluyordu. Şehid olup dünyada ve ahirette izzet ve şeref bulmak istiyordu. Devamlı olarak: “Ya Rabbi kanımı, günahlarım için temizleyici kıl...” diye dua ve niyazda bulunuyordu.

1983’te Şişli İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan Tekiner Tayfur, aynı yıl İ.Ü. İşletme Fakültesi’ni kazanır.  Fakülteye bir kaç ay devam eder ve bırakır. Gönlünde, liseden beri depreşen ve sevda olan bir şey vardır.

1984 yılbaşında, Taha kardeşimiz düğüne gidercesine bir haletle, Afgan Mücahidleri’nin safına karışmış bulunuyordu. Bu arada Pakistan’da üniversite öğrenimini de devam ettirmeyi ihmal etmemiş, kendini ilmî yönden de müccehhez kılmıştı.
Pakistan’a gittikten sonra, bilgi kültür ve anlayışı da gelişmişti. Bunun yanı sıra, birçok kötü hasletlere karşı kendisini korumuş, ruhunu rabbine sunabilecek kıvama gelmişti.
Fırsat buldukça cepheye gidiyor, Allah’a vermiş olduğu sözü yerine getirmeye çalışıyordu. Bilgi yüklü, ama ameli olmayan bir müslüman olmak istemiyor, özellikle böylesi müslümanlara karşı, iyi nazarla bakmıyordu.

O şöyle diyordu: “...Ya Rabbi tuğlasında teri ve kanı bulunan bu mübarek şehidlerin yolundan, beni de yürümemi nasib et...”
1986 yılında, bir kez gazi olmuştu.

Bu gaziliği, sanki sonradan kendisini bulacak şehidliğe, bir hazırlık gibiydi. İlk gaziliğini Molla Kali bölgesinde, Ağustos ayında sağ bacağından yaralanarak almıştı...
Bu yarası, O’nun şehadete olan azmini bileyerek, hatırlanmasını sağlamış, adeta şehadet için itici bir unsur olmuştu.

 

Tekiner Tayfur Afganlı Mücahidlerle (Ortada)

tekinertayfurafganistanda

Tekiner Tayfur da Allah’a söz veren mü’minlerden birisiydi. Ve, verdiği sözün eylemini tutmanın eylemini gerçekleştirdi. Allah yolunda ölümlerin en şereflisini kucakladı, şehidlerin kervanının bir üyesi olarak....
Hayatının kirleri için, kanının Allah yolunda akmasını, bunun kendisinin geçmiş günahlarına keffaret olmasını istemişti.


Ve yüce mevlamız da O’nun bu niyetini kabul buyurmuş, kanını kendi yolunda akıtarak, şehadetle şereflendirmişti.

tekinertayfursehid

Babası Muzaffer Tayfur, oğlunu anlatırken, hem göz yaşı döküyor ve hem de “Bu, Allah’ın bize büyük bir lutfudur.” diyor ve oğlunu bize şöyle anlatıyordu: “Bir gün oğlum Taha’yı rüyamda, üzeri örtülü bir şekilde yatıyor olarak gördüm. Rüyamda üzerini açtım, bir de ne göreyim Taha’nın yüzü güleç bir şekilde vefat etmiş. O günün ertesinde, tanımadığım biri yanıma geldi. Ben bu tanımadığım adama ‘Oğlumun şehadet haberini mi getirdiniz?’ dedim. İlk önce söylemek istemedi.
Ben dedim ki ‘Ne olur söyleyin de, annesini teskin edeyim, değilse sizin söylemenizle teskin olmaz.’ ve bana şehid olduğunu söylediler. Ben hanıma söyledim. Gözyaşları içinde kendimizi tutamadık. Ben hanıma dedim ‘Böyle müjdeli haber herkese nasib olmaz. Üzülme, O’nu bize Allah verdi ve yine Allah uğruna şehid oldu.’

 

KAYNAK: SEHİDLERİMİZ - 1999 / 1. Cild Sayfa: 36

 

 

Tekiner Tayfur Şehadetinin 25. Yıldönümünde hatıralarını yâd ettiler:


Allah yolunda korkusuzca yürüyen adam: Tekiner Tayfur...

 

Kâğıthane İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra, hayallerini süsleyen Afgan Cihadına ve oradan da şehadete uzanan bir yürüyüş…

İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni yarıda bırakıp, davasına daha etkin hizmet için Pakistan İslam Üniversitesi’ne kutlu bir yürüyüş…

Sürekli “Ya Rabbi kanımı günahlarıma kefaret kıl” diyerek dua eden Tekiner Tayfur, şehadetinin yirmi beşinci yıl dönümünde de dipdiri…

 

Hamit Hatipoğlu: ‘Afgan topraklarında şehit olma isteğini lise yıllığına yazmıştı’ Tekiner Tayfur, Sanayi Mahallesindeki birçok arkadaş gibi, 70’li yıllar da Anadolu’dan, İstanbul’a gelmiş bir ailenin çocuğu. Biz kendisini o dönemin ismi ile Şişli İmam Hatip Lisesinde tanıdık. Daha sonra bir lise hayatımız, üniversite denemesi ve yurt dışına gidiş oldu. Tekiner Tayfur, Sanayi Mahallesinde bir kaç arkadaşı ile yoğun görüşürdü. Bu yoğun görüştüğü arkadaşlarından bir tanesi de benim. Tekiner Tayfur’u ifade etmek için söylenebilecek en doğru söz, bir aksiyon adamıydı. Fikri tarafı ne kadar güçlü ise eylem tarafında da, güçlü olmaya çalışan, çabalayan bir arkadaşımızdı. Bu eylemde kast ettiğimiz, fikrinin kendisini mecbur ettiğine inandığı alanlarda çalışmaktı.

Kendisi için yerel diye bir şey yoktu. Dünyanın her tarafı, kendisinin ilgi alanıydı. İslam dünyası ve sorunları tamı tamına uğraş alanıydı. Bu sebeple, İslam dünyasının bir kaç tane problemi olduğunun farkındaydı. Bunlardan bir tanesinin İslami ilimler noktasında bir zafiyetin olmasıydı. İslam algısının yanlışlığı, doğru İslam algısının olmayışı sebebiyle, İslam dünyasının hâlinin perişan olması, O’nun etkilendiği konulardı. Bu sebeple insanların önüne, bir öncü İslam âlimi olarak ama aynı zamanda entelektüel tarafı olan bir insan olarak, çıkmayı hedefliyordu. Bu sebeple işletme okumayı bıraktı. Pakistan İslam Üniversitesi’ne gitti. Orada eğitimi tamamladı denilebilir, son sınıftaydı. İslam ilimleri üzerine yetkin, özellikli bir insandı.
Biz buradaki bir faaliyette kendisini görebildiğimiz gibi Pakistan’da oradaki Müslümanların kendilerine dair yaptıkları programlarda da, O’nu görmek mümkündü. İslam dünyasının birçok tarafından kimseyle irtibatı olan birsiydi.

Samimi Bir Yüreği Vardı

Fikir tarafı vardı, eylem tarafı vardı; fakat hepsinden daha önemlisi samimi bir yüreği vardı. Bugünden geriye baktığımız zaman, Tekiner Tayfur’un idealleri ile mevcut insanımızın idealleri arasında, bir sapma söz konusu mudur? Beni en çok ilgilendiren alanlardan birisi budur. O günün samimiyeti, hassasiyeti, duyarlılığı belki bazı insanlarda yoğun bir biçimde devam ediyor, ancak büyük bir oranda sapma gerçekleştiği bir gerçektir. Biz pozitivist bir zihnin dışında dünya mümkündür, yaşam biçimi mümkündür. Onu düşünen ve ona göre çaba gösteren, bir arkadaş gurubuyduk. Tekiner’in bu savrulmanın son dönemine şahit olmaması, belki O’nun için bir rahmettir. Ama bizim yeniden geriye bakıp döndüğümüz zaman, bundan ders çıkartmamız gerekebilir. Tekiner Tayfur, sıradan bir insandı, bizim gibi bir insandı. Bizim coğrafyamızda insanlar kahramanlar yaratmaya meyillidirler. Evet, nihayetinde şehit olmuş, üstelik kendi topraklarının dışında bir mücadele alanı içinde şehit olmuş, bir kardeşimizdir. Allah’ın kendisini şehadetle onurlandırdığı, şereflendirdiği insandır. Asla kahraman değildir. Bizim gibi zaafları olan, insani heyecanları olan, emek sarf eden bir insandı ve samimi bir Müslüman’dı. Kahramanlarda öyledir aslında, biz kahramanları erişilmez ve uzanılmaz insanlar, gibi farz ederiz. Öyle değiller, hayatın inçinde var olan insanlardır. Tekiner Tayfur’da öyle birisiydi.

İslami fikri, mücadele alanlarının olduğu hemen hemen her yerle irtibatta olmayı, kendisine sorumluluk almış bir insandı. Burada aynı şeyi yapardı. Yurt dışında aynı şeyi yaptığını, müşahede ettik, gördük. Allah rahmet eylesin. Zihninden, fikrinden, duruşundan etkilenecek, aynı zihinde ve anlayışta yeni nesillerin ortaya çıkmasını, beklemek ümidi ile bir kere daha kendisine rahmet diliyoruz.

 

Hüseyin Akın: ’Mazlum milletlerin olmadığı çok az rüyası vardı’

Tekiner Tayfur, hem sınıf hem de mahalle arkadaşımdı. Şişli İmam Hatip Lisesi’nde ısınmadan sorumlu başkan Nurullah Erbaş’ın tutuşturduğu sobanın etrafında oluşan sohbet halkasının, en heyecanlı ve en ateşli kişisiydi. Biz dünyamızı genişletecek hayallerden bahsederken; O, dünyanın pabucunu ahirete fırlatacak, rüyalar anlatıyordu. İçerisinde mazlum milletlerin olmadığı, çok az rüyası vardı. En çok da Filistin, Afganistan, Eritre ve Moro süslerdi rüyalarını. Tabi rüyalarında Türkiye’yi de unutmazdı. Hayallerin kesafetinden, rüyaların kesafetine yelken açardı. Memleketini çok seven, ayağı hep bu topraklara bağlı, ama cihanşümul perspektife sahip bir kişilikti. Tekiner Tayfur, birlikte turladığımız vakitlerde Osman Sarı, Erdem Beyazıt, Arif Ay ve en çok da Sezai Karakoç ‘tan sık sık şiirler okurdu. Batıya gidip dönmeyen, doğunun evlatlarından bahis açar, kendine has üslubuyla Karakoç’un o meşhur şiirini okurdu.
Allah onu yeryüzünde dökülen mustazaf kanlarının şahidi olarak, genç yaşta aramızdan aldı. Batıya değil, doğuya gidip dönmeyen doğunun evlatlarından oldu.   Tekiner’le ortak adreslere sahiptik. Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı, Sahaflar Çarşısı, Sohbet Çay Salonu bunlardan bir kaçıydı. Sonra bu adreslere I. ve 2.Şube de eklendi. Aralarında İbni Fazlan Seyahatnamesi ve Mülteka Şerhi’nin de bulunduğu üç beş kitaptan dolayı, Cağaloğlu’nda polis tarafından derdest edilip, kodese (2.Şube) atıldığımızda, 16 yaşındaydık. 1. ve 2. şubelerde sabahladığımız günlerde, benim payıma bol tokat, O’nun payına ise jop yemek düşmüştü. 2.şubede gazete kâğıdı serili beton zeminde sabahladığımız gece, mülk suresini okumuş ve sabaha doğru, ne yapıp edip abdest alıp sabah namazı kılma mücadelesini kazanmıştı.

Tekiner’in aksiyoner bir kişiliği vardı; fakat bu aksiyoner taraf hiçbir zaman o dönemin gençlerinin slogancı, ruhsuz bir eylem adamlığı değildi. Enerjisini inanç ve kararlılığından alan, bir isyan ahlakının tezahürüydü. Halktan kopuk, cemaate sırt dönen biri değildi. Yapıp ettiklerinden hiç bahsetmez, yapamadıkları konusunda hayıflanırdı.

Tekiner lise yıllarında, dünyanın acılar atlasında gezinir. Nerede Müslüman bir yürek varsa, onun kalp çarpıntısını hisseder ve yanında olmak isterdi. Nerede gözyaşı ve zulüm varsa, ondan kendini sorumlu hisseden bir hissiyata sahipti. Günlerce bir şeyler yapmanın gereği ve pratiği üzerinde kafa yorar, insanları harekete geçirirdi. Türkiye’de iyi bir üniversite bitirme hedefini, her fırsatta dile getirirdi.

İkinci Şube’nin nezarethanesinde iken üniversiteye girme hakkımızın, elimizden alınacağı noktasındaki kaygısını, dile getirmişti. Kader O’nu iki sene sonra, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi ile buluşturacaktı. Bu fakülteye başlar başlamaz, içindeki bütün geçici heveslerden, izafi değerlerden hicret etti. Mutlak ve muhkem olanın izini sürdü. Hayal ettiği şeyleri, rüyaya tahvil etmeyi bildiği gibi rüyasına yattığı mücadeleleri, hayatında gerçekleştirmeye de muvaffak oldu.

 

Mutiullah Taib: ‘Unutuluşa meydan okuyan tebessüm’

Yirmi beş yıl, hayatındaki birçok şeyi unutman için yeterlidir…

Çeyrek asırlık bir zaman diliminde, hayatın koridorlarında ve duraklarındaki birçok olayı unutuverirsin. Yüzünün ve etrafındaki şehirlerin özelliklerinin değişmesi gibi hafızan da değişime uğrar…

Yirmi beş yıl geçti ve günlerin meşgalesi yüzünden, birçok resim zihnimin derinliklerinde, yok oldu. Ancak az sayıdaki yüzün yanında bir yüzü, hiç unutmadım…

Unutuşa direnen, tebessümün kuşattığı bir yüzü… O senin yüzün ey Taha… Çeyrek asır geçmesine rağmen, o mümtaz tebessümün ve insanın içine nüfuz eden bakışların; zaman, zaman gözümün önüne geliyor.

Biliyor musun ey Taha… Sen bizden ayrılalı birçok şey değişti. Etrafımızdaki dünya değişti. Ve hızlı bir şekilde değişmeye devam ediyor.

Biliyor musun Taha, Rus askerleri Afganistan’ı terk etti. Aleyhinde ateşli sloganlar attığın Sovyet işgali sona erdi. Hatta Sovyetler Birliği’nin kendisi ve Afganistan’daki işbirlikçileri de bitti. Ama ümitlerimiz gerçekliğin ağırlığı altında, tuz buz oldu. Ülkem hala savaşın ateşi altında yanıyor…

Ama senin kanın boşa gitmedi… Birçok halk komünizmin ağır prangalarından kurtuldu, özgürlük ve istikrar yürüyüşünü başlattı.

Manzara, ülkeden ülkeye değişiklikler gösterebilir. Ancak özgürlük rüzgârları, Berlin Duvarının şiddetli yıkılışından beri esiyor. Önce Berlin Duvarı yıkıldı, peşinden de bölgedeki bütün sosyalist rejimler…

Evet, senden sonra birçok şey değişti. Bazıları seni sevindirecek, ama bazıları da bizi üzdüğü gibi şüphesiz seni de üzecek cinsten. Senin Müslümanlara yönelik narin ve ince duygularını, İslami ve insani değerler konusundaki hassasiyetini, hiç unutmayacağım.

Taha, senin sevgili ülken Türkiye iyi yönde bir değişim içerisinde. Türkiye gerçek bir özgürlük atmosferini teneffüs ediyor. Türkiye bütün alanlarda gelişiyor. İslam ümmeti ve bölgedeki öncü rolünü geri alıyor… Türkiye’yi aralıklarla ziyaret eden ben, bu değişimi hissediyorum. Bu değişimin dış etkilerini ise her kes görüyor. Türkiye, dünyadaki birçok Müslüman için bir gurur kaynağı hâline geldi. Türkiye, aleyhindeki bütün çabalara rağmen, bölgenin atan damarı ve İslam ümmetinin umudu oldu. Bu şehadet yıldönümünde, sana vereceğim güzel bir haberdir…

Birkaç gün önce, İslamabad’da tanışmamızı sağladığın arkadaşlarınla İstanbul’da buluştum. O görüşmede, seni hep aramızda hayal ettim. Sanki o mümtaz gülümsemeni, bize atıyordun. Ve keskin bakışların konuşuyordu…

Seni asla unutmayacağız. İnşallah cennette görüşmek üzere…

 

Necdet Meşe: ‘Bir ideal uğruna’

Sen, içi içine sığmayan taşralı çocuk! Hayatına bir gecekondu mahallesinde, Tekiner olarak başladığında, seni tanıdım. Yoksulluklar ve yoksunluklar, çizerdi hayatımızı. Ne hayal kurmak mümkündü o zamanlar, ne gelecek planları. Zira bizler şehrin yabancıları, şehrin garipleriydik! İstanbul gibi, neyi istersen ulaşabilme ihtimali olan bir şehirde yaşamak bile, dindiremedi heyecanını. İslam’ı kavramak, onu Tevhidi bir dünya görüşü olarak ”asrın idrakine söyletmek” tek coşkun, tek idealin olmuştu.

Sen, her gencin hayali olan Üniversite kapılarına dayandığın zaman, gerçek hayalinin bu olmadığını anlayan çocuk! Bir ideal uğruna, üniversiteyi terk edip, ülkeler aşırı gitmeyi göze aldığında tek hedefin vardı: İslam’ı kaynağından öğrenmek. İlim öğrenmek coşkusuyla Pakistan’a vardığında ise komşu ülke Afganistan’ın Ruslar tarafından işgaline seyirci kalamazdın. Nitekim öyle de oldu ve yıllarca Afgan cihadına katıldın. İslam’ı öğrenmek için gösterdiğin azim ve kâfire karşı savaşmak için ortaya koyduğun celadet, mükemmel şahsiyetinin bir yansımasıydı. Sen, her zaman Müslümanların derdiyle yaralı çocuk! Bu sızıyla kıvranırken, dünyanın dört bir yanından kaç Müslüman’la tanıştın… Ve her birinin kederli hikayesi ile kaç gece yüreğini dağladın, yastığına göz yaşları damlattın! Bilirim, o yüreğe dünyalar sığdırdığını! ”Bir savaşçıydı kalbin” ve ”sıran geldiğinde” gereğini yerine getirdin! Sen soğuk bir kış mevsiminde şehitler kervanına katılan çocuk! Sen gittiğinden beri, hep ruhumuz üşümekte; geçmişimizle yüzleşmekten korkarak bir türlü bakamıyoruz aynalara!

Bize bıraktığın ”dava”nın ağırlığı altında eziliyoruz, her gün hayat bizi bir yanımızdan eksiltiyor!

Dün şehrin garipleriydik, bugün şehrin zenginleri olduk. Senden sonra o kadar dünyaya meylettik, eşyaya tamah ettik ki; inan kaybetmekten korktuğumuz çok şeyimiz var!

Sen ey Muhammet Taha ismiyle vedalaştığım çocuk!

Bilesin ki, artık ”kaybolan yanlarımızı” daha az konuşuyor, daha az arıyoruz!

Çünkü gerçekten artık kaybedecek çok şeyimiz var.

Sen yolunda can verdiğin ”bir ideal uğruna” unutulmayacaksın, ancak bu gidişle bizi ”sıramız geldiğinde” bir tanıyan bile çıkmayacak!

 

Güzel Söz

"Allah için can vermek, şereflerin en şereflisidir. Kim olursa olsun, buna mani olmayı düşünmek, istememek, en azından biraz bilinçli Müslüman için mümkün olmaz. İnsan cenneti arzulayacak, sen ona diyeceksin ki, gitme. Bu, Müslüman’ın yapacağı bir iş değil."              

İki Şehid Babası Hasan Öztürk

Copyright © 2010 Sehidlerimiz.com  -Sitedeki her türlü materyalin, içeriğin ve görsellerin her hakkı saklıdır, izinsiz kullanılamaz.

Please publish modules in offcanvas position.