BİR AYET

“Küçümseyerek, insanlardan yüz çevirme! Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri, aslâ sevmez! Yürüyüşünde tabiî ol! Sesini alçalt!..”      Lokmân Suresi, 18-19.

BİR HADİS

“Sadaka, maldan bir şeyi azaltmaz. Allahu Teâlâ, bir kulun şerefini (başkalarını) affı sebebiyle, mutlaka yükseltir. Allah için tevâzu eden kimseyi de, mutlaka yükseltir.”  Müslim, Birr, 69

sehidlerimiz

ŞEYHMUS DURGUN

User Rating: 0 / 5

Star InactiveStar InactiveStar InactiveStar InactiveStar Inactive
 

seyhmusdurgun-1Şeyhmus Durgun             

23 Ekim 1985 Çanakkale

Can dostum, sevgili ağabeyimiz Şeyhmus Durgun......

O da mazlum zindan şehidlerimizden.

Şehid Şeyhmus Durgun’u ilk olarak İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde okurken tanıdım.

O yıllarda, İmam Hatip Liseleri’nden mezun olanların, üniversitelere girme hakkı yoktu.

CHP-MSP kualisyon hükümetinin hazırlayıp, meclisten çıkan, İmam-Hatip Lisesi mezunlarının üniversitelere girmesine imkân sağlayan kanunun,   zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından veto edilmesini protesto maksadıyla, İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde “Vetoyu veto boykotu” kararlaştırılmıştı. Ben  5. sınıfta okuyordum. Boykotun başarılı olması için, en çok 5. ve 6. sınıf talebeleri gayret gösteriyorduk. Boykotu okulumuzun dışından da, İstanbul’un çeşitli üniversitelerinde okuyan ve çoğunlukla, Fatih Vakıflar Öğrenci Yurdu’nda kalan öğrenciler, organize ediyorlardı. Bu öğrencilerin çoğunluğu da, MTTB’de görevli, ya da üyeydiler. İşte, Rahmetlik Şeyhmus Durgun ağabeyi, ilk defa bu boykot esnasında gördüm ve tanıştık. Ben daha sonra, onların kaldığı Fatih Vakıflar Öğrenci Yurdu’nun Akdeniz 3. Bloktaki odalarına, akşamları sık sık gidip gelmeye başladım. Şeyhmus Ağabey vasıtasıyla bir çok üniversite öğrencisi ile tanışma fırsatını buldum.

O yıllarda, MTTB  Merkez Orta Öğrenim Komitesi’nin Tiyatro Bölümü’ndeki arkadaşlarla beraber, İslami Tebliğ faaliyetlerimizi sürdürüyorduk. Şeyhmus Ağabeylerin yanına gidip gelirken, zaman zaman geceleri, afiş asmaya veya yazı yazmaya çıktıklarını görüyordum. Beni, ilk zamanlar, yanlarında götürmüyorlardı. Fakat bir müddet sonra, beni iyice tanıyınca, götürmeye başladılar. Böylece, zaman zaman onlarla beraber afiş asmaya ve yazı yazmaya çıkmaya başladım.

Şeyhmus Durgun Ağabey’in, cesaret, fedakârlık ve vefakârlık örneklerine, bu yıllarda olduğu gibi şehadetine kadar defalarca şahid olmuşumdur. O yıllardaki İslami Hareket mensuplarını, cesaret, fedakârlık ve vefakârlık  sıralamasına tabi tutacak olursak; Şeyhmus Durgun, benim kanaatime göre kesinlikle ilk 5 içerisinde olurdu.

Zindan Şehidimiz Şeyhmus Durgun, kalemiyle ve diliyle savunduğu ilkelerden hiç bir tavizde bulunmamıştır. Öğrenciliği bittikten sonra da ilkelerini savunmuş ve asla taviz vermemişti. Şeyhmus Durgun’u en iyi tavsif edecek bir belge olarak kendisinin bir arkadaşına, Çanakkale Zindanlarından, Hicri yılbaşı münasebetiyle yazdığı bir  mektubdaki ifadeleridir: “Geçen mübarek günler, gönülleri inşaallah (cc) sürura boğmuş, gelecek Hicrî Yılbaşı’mızla da; ruhların, Rabbimizin muhabbetiyle coşarak, şehadet nakışlı giysiler giyen, giymekte olan ve giyeceklerin izi sıra yürüyeceği cihad şafaklarının doğuşuna başlangıç olur...”

seyhmusdurgunmektup

Peygamber Efendimiz İslam için; garip geldi, garip gidecektir buyurmaktadır. Şeyhmus Durgun kardeşimiz içinde şöyle bir tesbitte bulunursak yanılmış olmayız: Garip doğdu, garip yaşadı ve mazlum bir şekilde şehid edildi....

ŞEYHMUS DURGUN: 1954 Yılında  Diyarbakır’da dünyaya geldi. ilk ve orta  tahsilini Diyarbakır’da bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesi Genel Makina bölümünü bitirdi.

Yüksek tahsili sırasında, o yılların İslamcı Öğrencilerin merkezi durumunda olan MTTB’de çeşitli görevler aldı.  MTTB’nin yayın organları ÇATI ve MİLLİ GENÇLİK’te idarecilik yaptı ve bir çok konuda yazılar yazdı. Çatı dergisinde kaleme aldığı yazılardan birisi olan 15 Nisan 1978 tarihli Bu Böyle Biline başlıklı yazısından dolayı; 163. maddeden, Devletin Temel Nizamını İslam’a Uydurmak ve Türkiye’de İslam Devleti Kurmak istediği  için yargılandı ve 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bundan dolayı tutuklanarak, önce Bayrampaşa Cezaevi’nde daha sonra da Çanakkale Kapalı Cezaevi’nde hapsedildi. Çanakkele Kapalı Cezaevi’nde cezasını tamamlarken, laik rejimin gardiyanları tarafından, işkenceyle, 23 Ekim 1985 Çarşamba günü, şehid edildi. Şehidin naaşı 27 Ekim 1985 Pazar günü, çok sayıda arkadaşı ve ailesi tarafından Çanakkale Kapalı Cezaevi yetkililerinden alınarak, 29 Ekim 1985 salı günü, Diyarbakır’da Et Balık Kurumu Camii’nde kılınan namazdan sonra Diyarbakır Mardinkapı Asrî mezarlığına defnedildi.

Şeyhmus Durgun'un Diyarbakır Mardinkapı Asri Mezarlığı'ndaki Kabri

seyhmusdurgunmezari

Sıbğatullah Kaya kardeşimizin Şeyhmus Durgun ağabeyin şehadetini duyduktan sonraki duyguları ise şöyleydi :

Ölümünü Gazeteden Öğrendim Şeyhmus, Affedersin!..

Kimi acı olaylar insanı belli belirsiz ruh hallerine sürükler, yani psikolojik çalkantılara. Hele olayın çehresini çizenlerden biri de kendi kalemiyse.

Bir komşumuz vardı. Kaybettiği iki aylık kızı için ağlıyordu. Penceremizin hemen önündeki boş arsaya park eden bir dolmuşun, arka kaportasına, başını vuruyor, ah ediyordu; onu doğru dürüst doktora bile götüremedim. Onun için para sarfetme imkanı bile bulamadım. Çabucak ölüp gitti.

Belli ki bir ihmalkârlık seziyordu kendinde. Çocuğunun ölümünde payı olduğunu düşünüyordu. O anlık bile olsa, vicdanına hesap vermek durumundaydı. Celadetli bir hakimin önündeki, bir suçludan farkı yoktu.

Olaydan kısa bir süre sonra, başka yere taşınan ve bir daha da benim rastlayamadığım komşum, bilmiyorum sözünü tuttu mu? Ama bildiğim tek şey var: Şu anda o komşumdan çok daha zor durumdayım.

Şeyhmus Durgun öldü.

Ağabeyimizdi O. Diyarbekir’li müslümanlardan.

seyhmusdurgun-2

Bundan dört yıl önce Şeyhmus Durgun diye birinin öldüğünü gazeteden okumuştuk. Şöyle yazıyordu gazete: “Diyarbakır Ulucamii civarında Şeyhmus Durgun adındaki şahıs ölü olarak bulundu...” O zaman Konya’daydık. Tanıdık simalar hayretle bakışmıştık. Hemen telefon etmiştik Diyarbakır’a. Meğer, o değilmiş. İsim benzerliği. Ben ayrıca konum benzerliği diyeceğim. Çünkü Ulucami civarında deniyordu.

Ulucami’nin hatırı sayılır bir yeri vardır, Diyarbekir’liler üzerinde. Dört tarafı kapalı avlusuyla, içindeki şadırvanıyla, etrafındaki büyük çay ocaklarıyla. Ulucami değişik bir kültür merkezinin, yine apayrı bir özgünlük taşıyan çekirdeğidir sanki. Gazetedeki o ifade bu yüzden olayın en büyük inandırıcı kanıtıydı.

Sonra bir yaz tatilinde görüştüğümüzde, “ağbi” demiştim, “Fatiha’nı okuduk biz senin. “Zaten bir okunmadık Fatiha’mız kaldı” demişti. O da.

İkinci defa -dört yıl sonra- yine gazeteden okuyunca ölüm haberini, önce durakladım, sonra ‘Bu tür konularda ikinci defa şakası olmaz’ın şokunu yaşadım. Herkes gibi benimde çoktan kaybettiğim duyarlılığı, bir sürelik emanet alarak, ağladım.

O’nunla Ulucami avlusunda tanışmıştık. Tanışmamızı oradan yürüye yürüye çıkıp Hasso’nun Kahvesi’nde (çay ocağı) birer çay içerek pekiştirmiştik. O İ.T.Ü’nün uzatmalı bir öğrencisi, ben Diyarbakır İ.H.L.’nin gözü yükseklerde bir mezun adayıydım. O sene ve daha sonraki seneler, Hasso’nun Kahvesi’ne saatlerimizi verdik. Saatler dediysem, öyle pek çene çalmazdık. Az konuşurdu. Ya da O yeteri kadar konuşuyordu da, ben az buluyordum. Karşısındakini dinler, düşünür, sonuçta O da bir şey söylerdi. Bazen hararetlendiği de görülürdü. O zaman kızarır, anlatmak istediğini herkes gibi öfkeli ses tonlarına, masaya yumruk vurmaya falan, bindirirdi.

Sonuçta O’nu tanıdım. Ve O’ndan bende kalan, somut bir fedakârlık örneği. Bir insan inandığı şeye kendisini nasıl adarsa öyle.

Son olarak kalem suçunun cezasını çekerken hapishanede öldü. Ama ben, O’nun daha önce öldüğünü  zannediyorum. Allah emanetini almadan önce meleklerine: “Kulumuza bizden başka sahiplenecek kalmadı”, demiştir sanıyorum.

Sanıyorum O, yaşamakla öğretemediği şeyi, ölmekle öğretmeyi başardı. “Biz Onun içiniz”i ölmekle gösterdi.

Ölüm ebedi bir ayrılık değildir. Onun için Şeyhmus Durgun’un vefatıyla ortaya koyduğu anlam kavranılsın, gönül bunu ister.

Dünya müslümanlarını birbirlerine karşı olan ilgisiz tutumlarından dolayı uyarıyoruz. Allah’ın elçisi Hz. Muhammed’in yandaşları birbirlerine ‘rahmet’le davranlanlardır. Malın ve çocukların fayda getirmediği günde, yardıma koşacak başka bir ‘sağduyu’ bilmiyoruz.

Ölüm heberini gazeteden okudum Şeyhmus Affedersin! Şimdi kafamı hangi boş alanlarda, hangi beton yığınlarına vuracağımı da bilmiyorum. Ama eminim, şu anda başka birimiz de ölse, durum aynı olurdu. Bu halimizi nasıl anlatayım, onu da bilmiyorum. Şu var ki, sen, sabredenlerle, etmeyenlerin seçildiği imtihanı başarıyla geçip, müslüman olarak ölmesini bildin. Sana Allah’tan rahmet diliyorum bir kelimeyle.

Kaynak: Girişim Dergisi

Şeyhmus Durgun’un 18.06.1984 tarihinde,Çanakkale Cezaevi’nden, Hasan Aktürk isimli arkadaşına gönderdiği mektubu:

Muhterem Kardeşim Hasan

“iman sıfatı, mü’min ismiyle” gönüllerimizde tecelli ederek bizleri şereflendirene hamdolsun, yarattıklarının sayısınca...

Kâmil kudretiye cümle mevcudatı kahr-u galebesi altına alarak, uluhiyet manasının özü olan ilahi hakimiyetin, tecellisini kavrıyanlar sınıfından bizleri kılana şükr olsun. Eşya ve hadiselerin izah ve ifhamı için biricik yol olan Evsaf, esmâ ve efâl-i ilahiyenin manalarının bilinişine, yol olan “vahyi” mazhargâhına, Habibine selat ve selam olsun.

Muhterem Dostum;

Günleri bulan zaman miktarınca yazmadığından bahisle başlamışsın. “Hüsrana uğramışların” sıfatına ‘çok, çok, cüz’îde’ olsa bulaştığını zanla devam etmiş yazın. Dilerim cümlemiz, son nefeste hüsrana uğramışlardan olmıyalım. Yoksa dünya hayatının mukadderat çizgisi kimi kez, hüsranı yansıtsa bile, önemli olan ve hep korkulması gereken ‘son nefes’ hadisesi. “Yaşadığımız gibi ölmek, öldüğümüz gibi de dirilmek. Fıtratın tecellisi...” İnsan “Bezm,i Elest’le” başlayan yolculuğunda, ruh cihetiyle, bir tür ölümsüzlüğü düşündüren bir sürekli var oluşu gösteriyor. Dünya hayatında hep bunu hedeflemiş berrak bir zihne ulaşmak zor. Geçirdiğimiz, âdisi ve ulvîsiyle tüm bir “geçmiş” hikmet-i ilâhî, hafıza bantına kaydedilği için, kimi kez hafızanın o alt katmanlarına inince, bahsettiğin; benle  başlayıp, geçmiş nice “sakatlıkları” hatırlatır, o ruh halini bilirim. Çokça tattım. Öyle ki, tadışım ve kurtulmak isteyişim, bende fikr-i sabitler kaosu  oluşturdu, bu da nice ruhsal keşmekeşliğe sebeb oldu. Eğer şimdilik cüzî bir sukunet halini yaşıyorsam, bu birazda yorulduğum içindir. Geçmişi silmek muhal. Ruhumuzda geçmiş dönemlerin intibalarıyla bulaşık bir “kişilikler mecmuası” hep varlığını devam ettirecek sanırım. Gerçi bu tür hatırlamalar süreklilik  kazanmadıkça normal fakat, bendekilere benzer bir hale bürününce zararlı oluyor. Dostum, ben artık bazı şeyleri kabul ettim, şöyle ki; ne yaparsam yapayım “hebaen mensura”  gitti diyebileceğim geçmişin nice gününü, geri getirebileceğime imkân yok, diyerek; elimden geldiğince içinde bulunduğum “an” hiç olmazsa kaybolmasın ümidiyle, bazen rahatlıyorum. Bir kelimelik tebliğ bile bazı anlar, nazarımda çok büyüyor. Hele kabule yanaşmış bir gönle, birazcık bir şeyler aktarabilmenin hazzını, var sen tahayyül et.

Beni kendince konuşturman da, hoşuma gitti doğrusu... Yalnız sonuçta “anlatacağım çok şey var” dedirtmen sanırım yanlış olacak. Çünkü burada oldukça monoton bir hayat var.... Şimdilik biraz rahatım. Şimdiye kadar ki hapishane hayatının belki de büyük bir kısmı hep kaos türü ruh halleriyle renklendi. Bu da bir nevi dıştan tesbit edildiği gibi “yalnızlık” ismine bürünüyor. Beş arkadaşla birlikte, şimdilik koğuşa çevrilmiş bir tecritteyiz. Her bir arkadaş, kendince bir alem. Bir arada geçip gidiyor günler. Birlikte değişik kitaplar okuyoruz. Bazen mütalaalarda bulunarak... Diğer bir yanda, ferdî okuyuşlarım var. Bazı kitapları tekrarım var. Eskiden okuyup  ta, tekrarından fayda umduğum...

Maddi açıdan pek sıkıntı çekmiyorum. Sağolsun (iyilik söylenir ve övülür) Tahir kardeşim, bilcümle dediklerime ve şimdilik ihtiyacım yok; sözlerime rağmen yardımını devam ettiriyor. Bu arada hatırlayan  bir kaç arkadaş ve tanıdıkda, yardım ettiler... Yani emin olmanı dileyerek söyleyebilirim, ihtiyacım yok şimdilik... Gerekirse başvururum. İnan, mektubun geldiği günlerde; senden aldığım bir miktar borç için havaleyle, Seyithan aracılığıyla ödemede bulunayım diyordum. Söylemek belki gereksiz oldu. Ama, şu anki zorluktan uzak durumumu belirtmek için, ufak bir ölçü bu sanırım.

Seyithan’dan bahisle tavrının garipliğini, özlediğim konuşma stiliyle  belirtmende, gerçekten hoşuma gitti. Gücümün yettiğini yaparım deyişine gülünmez, dostum ancak “var olasın” denilir. İçten ve samimi hitap edince, cevabımız aynı türden olmazsa, azim hata işlemiş olurum. “Çağdaş ticaretçilikle” hemhal olmak kolay değil... Nice dökük gözleri görmekle beraber, onun içine girmek çok zor tabii.. Hemen bir çırpıda silip atamamayacağımız, sosyal ilişkilerin yöneldiği bir merkez durumunda olunca insan, bunu hariçten etkilenmişlikle bir tutmamalı derim. Zaruri ilişkiler bunlar. Tıpkı başlamada zorunlu olmayan, ama zamanla zorunluluk haline getirdiğimiz okul hayatımız gibi. Çok garip, tek bir dersin halen de var demek. İnşaallah ondan da kurtulur. Yeni bir döneme başlangıç olmuşcasına, bir ruh haline bürünürsün. Belki de sana yeni bir dinamizm de sağlar.

“Panaroma mide kusturuyor” dediğin haleti ruhiyen, sanırım tevazu eseri olsa... Yoksa bazen düşündüğüm gibi, insanın nice kişinin tebliğ çalışmasına girişine dek süren “imalat ve satış” zincirinin bir halkası olmanın büyüklüğünü unutur gibisin.

“İnsanlara öğretmek için ilimden bir mesele öğrenen kimseye, 70 sıddıyk sevabı verilir.” “En güzel hediye, hikmetli bir sözü iyice anlayıp, din kardeşine anlatmaktır. Bu aynı zamanda, bir senelik ibadete de karşılıktır.” “Allah’ı hatırlatan ve Allah’a yaklaştıran cihetleriyle öğrenen ve öğretenden başka dünyada her ne varsa mel’undur.” “Duyduğu hasen bir hadisi, din kardeşine duyurandan daha faydalı bir kimse olamaz.” “Bir müslümanın hayırlı bir sözü öğrenip, öğretmesi ve onunla amel etmesi, bir senelik ibadetten hayırlıdır.” Ve daha nicesiyle, nebevî düstur ve muştuları her gün hatırlarsak, günler ve saatlerin o kadar da boş geçmediğini anlarız sanırım. Hele senin gibi bir konumda olanın, böyle bir işe -tabir caizse- sahip olanın, bundan bahsetmemesi gerekli. Gıbta edilecek bir konumdasın bu halinle. Nice insanın faydasına bir “müracaatgâh” olmak... “Hayra delalet eden, onu yapan gibidir.” hadisini hatırlatırım. Öğretmek farz, ilmi gizlemek haramdır, biliyorsun... “Bildiğini gizleyenin kalbi muhakkak ki, günahkârdır.” (Bakara 283) “Ben müslümanım deyip, iyi ameller işleyerek Allah’a davet edenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussılet 33) 

Talim ve tebliğin önemini gösteriyor bu..

Sanırım şu ayet ve hadislerin manasına  hakkıyla muttali olabilsek, günlerimiz böyle hep huzursuzluk göstermezdi. Ama ne yaparsın ki, “Apaçık bir düşman” olarak bilip, bellememiz  gerekli. Şeytan, sebebi olduğu: vesvese denir, kalbî hatıralarla hep meşgul ediyor... Yalnızca seni değil, hepimizi... Kimisinde az, kimisinde çok... Ama, var yani... Sonuçta.

Neyse, dostum. Şimdilik satırlara son vereyim diyorum. Birazcıkda uzun olsa, bir şeyler yazıp, döktük... Bir tür sohbet oldu. Satırlar, elfazın nakline vasıta oldu...

Sorup, soruşturduğun için çok teşekkürler dostum. Ne olursa olsun, ne kadar süre olursa olsun, yine de çok teşekkürler...

Rabbimiz her daim seni ve beni, tüm “bizleri” hıfz ve himayesine, rahmet ve inayetine her daim mazhar kılsın... Salih kullarının peşi sıra giden kullardan eylesin... Âmin, ya muîn..

Hürmet ve selamlarımla...

Şeyhmus Durgun

E. Tipi Cezaevi  T-4 Çanakkale

 

Ş. DİYARBEKİRLİ mahlasıyla,

23 Eylül 1979 tarihli Milli Gazete’nin Gençlik sayfasında yayınlanan yazısı:

Müslüman Kimdir?

Müslüman, Allah inancına, en saf hâliyle inanandır.

Müslüman, İhlâsın en halisine sahip olmaya çalışandır.

Müslüman, imansız amelin, amelsiz imanın makbul olmayacağını bilendir.

Müslüman, İmanın zevk ve lezzetini ibadetle bulandır.

Müslüman, nefsine hâkim olamaya çalışıp, inancından sapmamaya dikkat edindir.

Müslüman, kula kulluk olamayacağını bilendir.

Müslüman, kolaya değil zora, sefaya değil cefaya; refaha değil, işkenceye; savaşa değil, barışa; kötülüğe değil, iyiliğe; cehenneme değil, cennete talib olandır.

Müslüman, Allah’ın (C.C) cemalini görecek olandır.

Müslüman, eşref-i mahlûkat ve âlemin küçültülmüş bir numunesidir.

Müslüman, namazının huşû ile kılınanına, orucun zevkle tutulanına, Hacc’ın ‘Lebbeyk’ ile çağrılanına, zekâtını en güzel şekilde verilenine cehd ederek ulaşmağa çalışandır.

Müslüman, aşk ve vecdin; sevgi ve merhametin; sabır ve metanetin; en kesin şekilde, yücesine talibdir.

Müslüman, hak ve hakikatin; adalet ve hürriyetin tecelli mihrakıdır.

Müslüman, savaşta ve iyilikte; öncü, hayır ve hasenatta yarışandır.

Müslüman, mertlik ve mütevaziliğin; tevekkül ve kanaatkârlığın; şevkat ve sa’yin en güzeline talibdir.

Müslüman, feraset sahibi olan; bakınca, Allah’ın muradıyla bakandır.

Müslüman, hak ve hakikatin teessüsüne çalışan; savaşı, barış için olan; kurtuluşun ve selametin müjdecisi; sürekli bir ilerlemenin, didinip çalışmanın adayı; nizam ve intizamın, disiplin ve itaatın en keskin ve kesin şuurla yapılmasına çalışan; örnek bir insandır.

Müslüman, hak namına haklıların koruyucusu; Allah Yolu’nda vahy nizamının kurucusu; bu yolda şehidlik veya gaziliğin özleyicisidir.

Müslüman, çağa mührünü vuracak, hakikat medeniyetini kuracak; mazlumun intikamını alacak, cihad şuuruyla donanacak; İslam’ı hayata hâkim kılmak için çalışacaktır.

Müslüman, Cihad-ı Ekber’in muhatabı; ‘Birlik ve bütünlük’, ‘tesanüd ve yardımlaşma’nın şuurlusuna koşandır.

Müslüman; dini halka değil; halkı dine yükselten; tek başına, ‘birlik’ çağrısı; söylenenin ve yazılanın; söylenmeyeceğinin ve yazılamayacağının yaşayanıdır.

Müslüman, kan dökmeden, kan dökülmeden, nizamının; cefa çekilmeden, sefanın; çile çekmeden, barışın; ibadet etmeden, cennetin; savaşmadan, zaferin; görülemeyeceğini bilendir.

Müslüman, cesaret ve şecaatin kale gibi dikileni; celâdet ve iradenin çelikleşmişçesine ifadesidir.

Müslüman, ‘Kurşunla kenetlenmiş binayı’ kuracak; korkunun fayda vermediğini bilecek; her an savaşacak; fitne ve fesadı kaldırıp, Hakk’ı ikam edecek; Allah’ın (C.C) yeryüzündeki halifesidir.

Müslüman, ‘İslam için, İslam’ı hâkim kılmaya’ çalışıp, çabalayan; bütün beşeriyetin, bilerek veya bilmeyerek isteyip beklediği; eşsiz, minendesiz, benzersiz İslam İnkılâbını gerçekleştirmeye vesile olacaktır.

Müslüman, hâsılı, yukarıda belirtilenlerden; küfrü gerektirecek hâl ve hareketlerden, söz ve davranışlardan kaçmak şartıyla; bunların dışındaki iyi ve güzel sıfatlardan biri, bir kaçı veya hepsi olmasa bile, sırf “Allah’ın istediği şekilde, Allah’a iman” ettiği için, Müslüman kalacak olandır…

23 Eylül 1979 Tarihli Milli Gazete Gençlik Sayfası:

seyhusdurgunmuslumankimdir

KAYNAK: ŞEHİDLERİMİZ / 2007-İstanbul /  2. Cild Sayfa: 288

 

Şeyhmus Durgun'un Şehadet Haberini Veren Milli Gazete

seyhmusdurgunmilli

 

Güzel Söz

"Allah için can vermek, şereflerin en şereflisidir. Kim olursa olsun, buna mani olmayı düşünmek, istememek, en azından biraz bilinçli Müslüman için mümkün olmaz. İnsan cenneti arzulayacak, sen ona diyeceksin ki, gitme. Bu, Müslüman’ın yapacağı bir iş değil."              

İki Şehid Babası Hasan Öztürk

Copyright © 2010 Sehidlerimiz.com  -Sitedeki her türlü materyalin, içeriğin ve görsellerin her hakkı saklıdır, izinsiz kullanılamaz.

Please publish modules in offcanvas position.